“Kol kırılır yen içinde kalır.” Ne hazin bir cümledir bu! Yüzyıllardır ruhumuzu, vicdanımızı esir alan, karanlık bir yorgan gibi üzerimize örtülen bir suskunluğun, bir utanç perdesinin fısıltısı. O perdenin ardında ne fırtınalar koptu, hangi masumiyetler kanadı, hangi feryatlar boğazlarda düğümlendi bir bilseniz! Ve ne acıdır ki, o kırıklar, o sızılar hep aynı gövdelerde, aynı bahçelerde açtı yarasını: kızlar ve kadınlar. Tacizin girdabına çekilenler, tecavüzün zehirli nefesiyle boğulanlar, istismarın soğuk elleriyle darmadağın olanlar, şiddetin ateşinde yananlar… Sanki bu toprağın en narin çiçekleri onlarmış gibi, her zehirli ok, her kirli bakış dönüp dolaşıp onların kalbine saplandı.
Bu insanlık dışı suçlar, birkaç idamla bitecek basit birer hikâye değil. Adalet, şüphesiz ki bir kılıç gibi inmelidir failin üzerine; ancak bu, buzdağının su yüzündeki silik bir gölgesi sadece. Asıl mesele, o buzdağını besleyen, kökleri derinlere işlemiş, çürümüş bir zihniyeti kurutmak. Ve bu karanlığın panzehiri, şüphesiz ki eğitim balının her bir damlasında gizli. Her çocuğa, daha eğitimin ilk yıllarında, kendi bedeninin, kendi ruhunun, kendi kişisel sınırlarının değerini, bir başkasının haddine olmadığını öğretmeliyiz. Bu coğrafyanın her evladı, saygının ne demek olduğunu iliklerine kadar hissetmeli. Aksi hâlde, bu “yen içinde kalır” zehiri, kanımızda dolaşmaya, ruhumuzu kirletmeye devam edecek!
Perdenin Ardından Gelen Fısıltılar ve Acı Gerçekler
Şimdi, kör gözlerimizi açıp, sağır kulaklarımızı aralayıp anlayacak mıyız nihayet, “kol kırılır yen içinde kalır” kültürünün insanlığı nasıl bir uçuruma sürüklediğini? Susarak, yok sayarak, “el âlem ne der” korkusuyla nefes almadan yaşayarak aslında ne büyük bir canavarı beslediğimizi, nice masumiyeti nasıl boğduğumuzu? Bu kör kurşun, en çok da mağduru vuran, faili cesaretlendiren, adaleti ezip geçen bir veba gibi yayıldı topraklarımıza.
Daha da sarsıcı olanı: samimiyet adı altında iç içe geçmiş ilişkilerin birçoğu, aslında kişisel sınırları lime lime eden, tacize ve istismara kapı aralayan karanlık dehlizlere dönüştü. “Bizim ailemizden zarar gelmez, aile içi mesele, üstünü kapatalım” gibi sözde masumiyet maskeleri altında nice hayatın karartıldığına şahit olduk. Ve belki de en acı gerçeklerden biri: aile şerefi perdesinin, aslında nice şerefsizliği kamufle ettiğini şimdi anladık. Toplumun en değerli, en güvenli limanı olması gereken aile kurumunun, kendi içinde nasıl bir şiddet ve adaletsizlik cehennemine dönüşebileceği gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Utanarak, sarsılarak, ama artık gözümüzü kaçırmadan!
Uyanışın Şafağı: Bir Daha Asla Demenin Vakti
Yeter! Artık susmak yok. Artık o zehirli “yen içinde kalsın” fısıltısını ağzımıza almak yok. O utanç perdesini yırtmak, o bataklığı kurutmak, o sessiz çığlıkları duyurmak boynumuzun borcudur. Şimdi anladık ki, değişimin tek anahtarı, eğitimin ta kendisi. Toplumun her zerresine, her nefesine zerk edilecek doğru ve vicdanlı bir eğitimle, empati yeniden yeşerecek, sınırlar kutsallaşacak ve bu çürümüş zihniyet kökünden kazınacak.
Bu kanayan yara, sadece kadınların ya da kız çocuklarının değil, tüm insanlığın, hepimizin vicdanıdır. Gelecek nesillere, bu karanlığı arkamızda bırakmış, daha aydınlık, daha adil, daha güvenli ve daha vicdanlı bir dünya bırakma sorumluluğu, her birimizin omuzlarında bir dağ gibi duruyor.
Bu kez, gerçekten anladık mı? Ve bu kez, gerçekten o utanç perdesini sonsuza dek indirip, yeni bir sayfa açacak mıyız?
FATMA YILDIZ