Buse Köseer
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. ÇOCUKLUĞUNU ÇALANLAR: EBEVEYN ROLÜYLE BÜYÜMÜŞ RUHLARIN İTİRAFLARI

ÇOCUKLUĞUNU ÇALANLAR: EBEVEYN ROLÜYLE BÜYÜMÜŞ RUHLARIN İTİRAFLARI

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Evden dışarı çıkarken küçük bir terlik sesi duyarsınız; koşuşturma, acele, birinin hep eksik kalan sabahını tamamlamaya çalışması… Bu sesin sahibine baktığınızda çoğu zaman yetişkin görürsünüz: iş yerinde saygı görür, sohbetlere katılır, hatta “çok olgun” bulunur. Fakat bakışı takip edin; gözlerinin arkasında sıkışmış bir çocuk vardır. Oyun saatinin çalındığını hâlâ anlamayan, kendi isteklerini sürekli erteleyen, kendini tanımaya zaman bırakmamış bir çocuk. Bu yazı, o çalınmış çocuklukların hikâyesidir. Ve bu hikâyeler, bazen Sylvia Plath’in şiirlerinin boğucu sessizliğinde yankılanır, bazen Simone Weil’in acı üzerine düşündüğü cümlelerin soğukluğunda.

Elifin annesine dair hatırladığı tek şey bayat tütün kokusuydu. Küçük yaşta annesi onları terketmiş ve babasıyla yaşıyordu. Annelik görevi, babası yemek yapamadığında yüklenmişti üzerine. Elleri küçük kaldığı halde gözü yorgundu. Babasının duygularını hiç göremezdi. Duvar yerine babası vardı adeta. Üzüldüğünde sırtını sıvazlayan hiç olmamıştı. Babası çoğu zaman yüzüne dahi bakmazdı. Akşamların sessizliği evin duvarlarına asılı bir tabloydu. Okulda öğretmen “ne kadar olgun bir kız” derken, Elif’in içindeki çocuk her gece aynanın karşısında kayboldu: “Ben kimim?” diye fısıldadı, ama kendi sesi o kadar uzaktı ki cevap gelmedi. Yetişkin olduğunu ispatlamak için sınavları geçti, iş buldu ama her çocuğun karşısında ilk sığınak olarak ortaya çıkan o acil duygu onarmaları yemek, temizlik, duygusal tamponluk onu içten içe hissizleştirdi. Seanslarda bağırarak değil, usul usul anlattı. “Bazen düşünüyorum,” dedi, “eğer o küçük Elif bir gün ağlamaya başlasa, ben bunu susturmak için yine koşar mıyım? Ya da ben artık kimseyi susturmak istemiyorum; ben susturulmak istemiyorum.” Sözcükleri düştü, yerini ıslak bakışları aldı.

Meryem on yaşındayken babası evi terk etmişti. Annesi çalışmaya başladığında minik kardeşleri vardı.Okula giderken kardeşlerini komşuya bırakır, okuldan gelince ödevlerini yaparken, kardeşlerinin sütünü ısıtırdı. Meryem artık bir çocuk değil, sistem olmuştu. Komşu “iyi ki böyle bir kızımız var” dediğinde, Meryem’in dünyasında bir parselleme yapılmıştı: çocukluğun bir parçası alınıp yetişkinliğinin bir bölümü verildi. O parseli geri istemesi hayatının sonraki yıllarında suç gibi algılandı. “Bana ait olmayan bir hayatın içinde ben de kaybolmuş bir insanım” dedi ilk terapide. O cümle, okşanacak bir cümle değil; itiraf edilmesi için yıllarca beklenmiş, suskunluğun yükünü taşıyan bir çağrıydı.

Bugün Meryem ilişkilerinde hep aynı rolü oynuyor: kurtarıcı. Kendisini seven insanlardan kaçıyor ama kendisine muhtaç olanların yanında sabahlıyor. Çünkü sevgi onun için hiçbir zaman karşılıklı olmadı; sevgi, görevle karıştı.

Psikoloji buna “erken ebeveynleşme” denir.

Ama bu tanım, bir çocuğun içindeki yalnızlığı tarif etmeye yetmez.

Bu, bir çocuğun kendi ihtiyaçlarını bastırarak sevilmeye çalışmasının adıdır.

Cem on dört yaşında babasının yokluğunda evin direği oldu; erkekliğin, duygusuzluğun bir sınavıydı onunki; her ağlamayı öfkeye çevirmek, her korkuyu kişinin omuzuna yüklememek için kendini taş kesmek. Sorumlulukları vardı, öyle ki bugüne dek düşünmemişti bile ne yaşadığını. Acılarını, duygularını hep görmemezlikten gelmiş, halı altına süpürmüştü. Yirmili yaşlarında karısından bir şey istemekten çekiniyordu; çünkü “istek” onun dünyasında güçsüzlük anlamına gelmişti. Terapide bir gün yavaşça, utanarak söyledi: “Bazen aynaya baktığımda tanımadığım bir adam görüyorum; onun gözleri yaşlı ama ben ona bakmaya korkuyorum.” Bu cümlenin ardında şiddet değil, yılların bastırılmış, konuşmayı unutan bir çocuğun sessiz çığlığı vardı.

Tarihsel anlatıcıların sözleri, bu güncel hikâyelerin yankısıdır. Sylvia Plath’in şiirleri, kendini boğan bir dünyada dil aracılığıyla nefes almaya çalışma çabasıdır düşüncelerini, acısını şiire dökerek hayatta kalmaya direnmiş bir insanın notlarıdır; onun yaşamına son vermesi, yalnızca bireysel bir trajedi değildir; aynı zamanda bir toplumun, bir kültürün, bir ailenin acılarını taşımış ve taşımaya devam etmiş insanların yaralılığına ayna tutar. 

Simone Weil ise acıya bakışını düşünürken, insanın kendi içindeki ezilmeyi, yükü, adalet arayışını başka bir mercekten gösterir; onun yazdıkları, fedakârlık ile kendini tüketme arasındaki tehlikeli çizgiyi aydınlatır. Bize şunu öğretir: sessiz bırakılmış acı zamanla kelimelere dönüşür; kelimeler yetersiz kalınca beden konuşur.

Bazı danışanlarımda intihar düşünceleri vardı; bunu anlatırken gözleri doluyor, ağzından çıkan her sözcük titrek bir uyarı gibi duruyordu. Bu düşünceleri bir edebi motifmiş gibi süslemek istemiyorum; tam tersine, onları soğuk bir gerçeklik olarak ele alıyorum: uzun süre kimliksizlik, ihmal edilmiş çocukluk, kronik yalnızlık… Bunlar bir gün beklenmedik bir kapıyı aralayabilir. Danışanlarımdan biri gece telefonda bana “Her şeyi bitirsem dünya susar mı?” diye sordu; ben ona sayılarla cevap vermedim, insanın değeriyle cevap verdim: “Hayır, dünya susmaz; ama sen olmazsan, herkesin içinde bir yer hep eksik kalır.” Bu cevap, mantığın savunması değil, insanın ağırlığıyla kurulmuş bir çağrıydı.

Siz okuyanlarsınız. Siz belki bir annenin “iyi ki”sini söylediniz, belki bir komşunun omzunu sıvadınız; belki bir çocuğun omzuna bilinçsizce bir yük bıraktınız. 

Soru şu: bıraktığınız o yükün ne kadarının geri ödenmesi gerekiyor ve bunu nasıl ödeyeceksiniz? 

Bir toplumun adaleti, yalnızca mahkemelerde değil, mutfaklarda, koridor konuşmalarında, öğretmen söylemlerinde, iş yerindeki beklentilerde de yazılır. Eğer bir çocuğa annelik, babalık rolleri dağıtıldıysa, o çocuğun geleceği çalındıysa, şimdi kimin sırası onu geri vermeye?

Eğer bu satırları okurken içinde tanıdık bir his uyanıyorsa tarifsiz bir yorgunluk, çocukluk fotoğrafına bakınca çöken bir yabancılaşma, geceleri neden ağladığını bilememek… Lütfen yalnız olmadığını bil. Yardım istemek zayıflık değildir; yeniden çocuk olma izni istemektir.

Ve şimdi son bir kere siz okuyuculara soruyorum:

Senin evinde hangi gün çalındı miniğin çocukluğu?

Senin “iyi niyetin” hangi sabaha bir çocuğun gülüşünü kapattı?

Eğer bugün karşılaştığın bir yüz, sessiz bir çocuğun gölgesiyse, ona ne kadarını geri verebilirsin?

Sen, bir yetişkin olarak, neden hâlâ o çocuğun elinden tuttuğun mendili bırakıyorsun?

Ve eğer bu satırların sonunda cevap vermek istemezsen söyle bana sen huzurlu uykularınla bir çocuğun rüyasını kaçırıyor olabilir misin?

Bu sorular seni rahatsız ediyorsa bil ki; 

Bazı rahatsızlıklar iyileştirir; bazı acılar ise seslenince sona erer.

ÇOCUKLUĞUNU ÇALANLAR: EBEVEYN ROLÜYLE BÜYÜMÜŞ RUHLARIN İTİRAFLARI
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!