Sabah gözümüzü açtığımızda yaptığımız ilk eylem ile gece uykuya dalmadan önceki son eylemimiz artık trajik bir biçimde aynı: O ışıklı ekrana bakmak. Peki, orada ne arıyoruz? Haber alma ihtiyacı mı, sosyalleşme arzusu mu, yoksa içimizdeki tanımlanamayan boşluğu doldurma çabası mı? Bugün geldiğimiz noktada sosyal medya, bir iletişim aracı olmaktan çıkıp, benliğimizi inşa ettiğimiz, ve ne yazık ki çoğu zaman yıktığımız, devasa bir dijital vitrine dönüşmüş durumda.
Klinik gözlemlerim ve akademik literatür, modern insanın ruhsal ızdırabının kökeninde yeni bir fenomenin yattığını gösteriyor: “Mükemmel Görüntü Paradoksu”. Sosyolog Erving Goffman, yıllar önce, günlük yaşamda benlik sunumundan bahsederken, hayatı bir tiyatro sahnesine benzetmişti. Bireylerin “sahne önü” ve “sahne arkası” davranışları olduğunu savunurdu. Ancak dijital çağda bu denge, tehlikeli bir biçimde bozuldu. Artık sahne arkasını tamamen yok saydığımız, sadece ve sadece en iyi anların, en güzel açıların, en mutlu sofraların sergilendiği, 7/24 açık bir tiyatroda yaşıyoruz.
Bu durum, insan psikolojisinin en temel mekanizmalarından biri olan “Sosyal Kıyaslama Kuramı”nı negatif yönde tetikliyor. Leon Festinger bu kuramı ortaya attığında Instagram veya TikTok yoktu, ancak insan zihninin çalışma prensibi aynıydı: Kendimizi başkalarıyla kıyaslayarak değerlendiriyoruz. Eskiden bu kıyaslama mahallemizle, iş arkadaşlarımızla sınırlıydı. Bugün ise sabahın köründe, dünyanın öbür ucundaki bir influencer’ın “kusursuz” sabah rutiniyle kendi kaotik sabahımızı kıyaslıyoruz. Sonuç? Derin bir “görece yoksunluk” hissi. Yani, aslında sahip olduklarımızla mutlu olabilecekken, referans aldığımız grubun (o dijital vitrinin) bizden çok daha iyi durumda olduğu yanılsamasına kapılarak mutsuzlaşıyoruz.
Bu illüzyonun en tehlikeli tarafı, izleyiciden ziyade paylaşımı yapanı da zehirlemesidir. Kişi, sosyal medyada yarattığı o “ideal benlik” ile gerçek hayattaki “gerçek benlik” arasındaki uçurum açıldıkça, içsel bir çatışma yaşamaya başlar. Profilindeki kişi her zaman gezen, gülen, bilge sözler paylaşan biriyken; telefonu kapattığında yalnızlık, kaygı veya maddi zorluklarla boğuşan gerçek kişiyle baş başa kalır. Bu disosiyasyon (kopuş), modern depresyonun en sinsi tetikleyicilerinden biridir. Beğeniler (like) ve yorumlar üzerinden gelen dopaminerjik ödüller, kısa vadeli bir haz sağlasa da, uzun vadede narsisistik bir kırılganlık yaratır.
Bu sorunsalın toplumsal maliyeti ise giderek sığlaşan insan ilişkileridir. Literatürde, bir ortamdayken yanındaki kişiyi telefon uğruna görmezden gelme, olarak adlandırılan davranış, modern çağın iletişim virüsüdür. Aynı masada oturan ama birbirinin gözlerinin içine bakmak yerine ekranlarına bakan çiftler, aslında “kalabalık bir yalnızlığı” paylaşmaktadır. Özellikle aile dinamiklerinde, ebeveyninin onayını bekleyen bir çocuğun, telefonuna gülümseyen annesini veya babasını izlemesi, duygusal ihmalin en modern ve en sessiz halidir. Unutmayalım ki, sanal dünyada kurulan köprüler ne kadar ışıltılı olursa olsun, hiçbiri gerçek bir el sıkışmanın, samimi bir kucaklaşmanın veya filtresiz bir kahkahanın yerini tutamaz. Biyolojimiz dijital kodlara değil, fiziksel ve ruhsal temasa ayarlıdır.
Unutulmamalıdır ki, dijital vitrinlerde sergilenen hayatlar, gerçeğin kendisi değil, sadece özenle seçilmiş bir “kürasyon”dur. Kimse eşiyle ettiği kavgayı, ödeyemediği kredi kartı borcunu, sabah aynada gördüğü yorgun yüzünü veya başarısızlıklarını filtrelemeden paylaşmaz. Bizler, başkalarının hayatlarının “fragmanlarını” izleyip, bunu kendi hayatımızın “kamera arkası” görüntüleriyle kıyaslıyoruz. Başkasının en parlak anıyla, kendi en karanlık anımızı kıyaslamak, kendimize yapabileceğimiz en büyük psikolojik haksızlıktır.
Peki, bu dijital illüzyondan nasıl uyanacağız? Çözüm, teknolojiyi hayatımızdan tamamen çıkarmak gibi gerçekdışı bir eylem değil, onunla kurduğumuz ilişkiyi yeniden yapılandırmaktır. Öncelikle “dijital okuryazarlık” dediğimiz farkındalığı, “duygusal okuryazarlık” ile birleştirmeliyiz. Takip ettiğimiz hesaplar bize ilham mı veriyor, yoksa yetersizlik hissi mi aşılıyor? Bize kendimizi kötü hissettiren, sürekli bir eksiklik duygusu yaratan o mükemmel vitrinleri takipten çıkmak, dijital bir öz şefkat eylemidir.
İkinci adım, “an” ile yeniden barışmaktır. Bir anı yaşarken “Bunu nasıl paylaşırım?” diye düşünmek, o anın ruhunu çalar, deneyimi nesneleştirir. Mutluluğun kanıtlanmaya ihtiyacı yoktur. Gerçekten mutlu anlar, çoğu zaman fotoğrafı çekilemeyecek kadar hızlı ve büyüleyicidir.
Sonuç olarak; insan, kusurlarıyla, kırılganlıklarıyla ve sıradanlığıyla bütündür. Mükemmel görünen o dijital vitrinlerin arkasında da herkes gibi korkan, üzülen ve arayışta olan insanlar var. Kendinize, o ekranın soğuk ışığından değil, hayatın sıcak ve pürüzlü gerçekliğinden bir ayna tutun. Çünkü en güzel filtre, insanın kendi iç huzurudur ve bu huzurun hiçbir aplikasyonda güncellemesi yoktur.