Her semti bir roman

Her semti bir roman
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

SEDAT PALUT/ İSTANBUL

Mario Levi, yedi kitaplık yeni bir İstanbul yolculuğuna çıktı. ‘Gördüklerimiz Göremediklerimiz’deki ilk durağı Kadıköy. ‘Bir Cuma Rüzgarı Kadıköy’, teğet geçen hayatlar, geleceğe dair kaygılar, kalmakla gitmek arasında bocalayışlar ve söylenemeyen gerçeklerle iç içe geçen hikâyelerden oluşuyor.  Ayrıca bu kitapta Levi’nin objektifinden semte ait siyah beyaz fotoğraflar da var. Yazar bu fotoğrafları zamanın tanıklığı olarak görüyor. Serinin sonraki kitaplarında okuru haftanın farklı günlerinde farklı semtler bekliyor. Mario Levi ile konuştuk.  

‘Bir Cuma Rüzgârı-Kadıköy’ romanı bir serinin ilk kitabı. Diğer romanlarınızda da farklı semtlerin, yaşayanlarıyla beraber hikâyelerini okyoruz. Böyle bir seri yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Sizi İstanbul’un kadim ilçelerindeki hikâyelerin peşine iten sebep neydi? 

Kaynağı Gazete Kadıköy’deki yazılarımda aramalıyız. Semtteki hayali portreler üzerine yazılar yazıyordum. Günü geldiğinde bu yazıları hikâyelere dönüştürebileceğimi gördüm. Hikâyeleri yazarken de bir ses bana başka semtlere gidebileceğimi söyledi. Bu sese kulak vermem gerekiyordu. İstanbul’un kadim semtleri… Çünkü bendeki İstanbul’u en çok onlar temsil ediyor. Çünkü edebiyatta en çok içselleştirilmiş bilginin bir değer taşıdığına inanıyorum. Gidebileceğim yere gideceğim artık. 

Romanda, Şefik’in hikâyesini anlatırken şöyle bir cümleniz var: “Birazdan evlerine dönecekler. Hiç kimseyle paylaşamayacakları, dahası artık paylaşmak da istemedikleri bazı gizlerini yaşadıkları sığınaklarına… Kalelerine…” Eskiden evler, kale değil de kervansaray gibiydi. Akrabaların, eş dostların gelip rahat rahat kaldıkları. Ne değişti de evlerimiz kale gibi olmak zorunda kaldı? 

Burada kale kahramanlarımızın kendilerini daha korunaklı hissettikleri köşeleri anlatıyor. Çünkü dışarının tehlikeleri onları fazlasıyla örseliyor, hatta yaralıyor. Oralarda ne kadar mutlular? İstedikleri hayatı ne kadar yaşayabiliyorlar? Kararı vermeyi okura bırakıyorum. Herkes görebileceğini görür çünkü. 

Taci’nin hikâyesini anlatırken, aşk için beklemek nedir, diye sormuşsunuz. İlk gençliğimde yaşlı bir Rum komşumu siyahlar içinde sürekli gördüğümde, babama sormuştum “Madam neden hep siyah giyiyor” diye. Babam “Eşini kaybetti, onun yasını tutuyor” demişti. İstanbul gibi aşklar da değişti, 21. yüzyıl aşkları için ne söylersiniz? 

Aşk hiç şüphe yok ki her zaman aşk, her yerde aşk. Zamanın akışında farklı şekillerde yaşanıyor elbet. Eskiden sadece birkaç bakışla da yaşanabiliyordu. Söze dökülmeden. Bazen de baskılar yüzünden gerektiği gibi yaşanamıyordu. Bugün aşkların daha kolay yaşandığını söyleyebiliriz belki. Ama aynı zamanda daha çabuk tüketildiğini de söylemeliyiz galiba. Teknolojinin getirdiği hız buraya da mı sirayet etti? Mektup aşklarıyla e-posta aşkları diyelim onlara isterseniz. Hangisi daha doğru? Bilmem. Herkesin başka doğruları var ya… 

Romanınızda insanların hikâyeleri birbirine dokunuyor. Konuşmamıza rağmen iletişim kuramamak gibi. Sosyal medyayla iletişim ağları gelişmesine rağmen insanlar birbirlerini yeterince anlamıyor sanki. Sizce niye anlayamıyoruz birbirimizi? 

Anlayamıyoruz. Herkesin bir acelesi var çünkü. Ayrıca sosyal medyadaki arkadaşlıkların bireye esasında büyük bir yalnızlık, iletişimin de büyük bir iletişimsizlik getirdiği kanaatindeyim. Tabii meselenin başka bir yüzü de var. Başka zamanlarda insanlar birbirlerini daha mı iyi anlıyorlardı? Hiç sanmıyorum. İlişkiler daha saf ve masumdu belki. Ama geçmişte de kendi doğrularına fazla önem verenler vardı. Bu hep böyle olacak sanırım. 

Romanda günümüz genç kuşağından karakterler de var. Bu gençler şehrin oyunlarını seviyor, burada yaşamaktan genel olarak memnunlar. Eski kuşak ise büyük şehirleri terk edip yeşilin içinde yaşama, bahçe ile uğraşma derdinde. Büyük şehrin insanı yaşadığı hikâyeyi sevmiyor gibi. Ne dersiniz? 

Romandaki gençlerin yaşadıkları şehirden memnun olduklarından çok emin değilim doğrusu. Çünkü onlar da soruyor. Onların da kaygıları var. Yaşını başını almışlar ise kırgınlıklarını taşımak zorunda kalıyorlar. Romanımda ister genç olsun, ister yaşlı, herkes hayata bir şekilde tutunmanın yollarını arıyor ama. Arayışlarının bazen doğrulardan bazen de yanlışlardan ibaret olduğunu fark etmeksizin. Ama kimi durumlarda bilmemek de daha iyi değil midir? 

Bildiğim kadarıyla ilk gençliğinizde çok kültürlü bir ortamda yaşadınız. Günümüzde böyle bir ortam yok, ne yazık ki. ‘Öteki’nin olmaması bizim ön yargılarımızı artırıyor, birbirimize bakışımızı olumsuzlaştırıyor, diye düşünüyorum. Azınlıkların göçü ile çok kültürlü bir ortam yeniden olmayacağına göre birbirimize karşı ön yargılarımızdan nasıl kurtuluruz? 

Temasla… Temas… Sihirli kelime bu… Birbirimizi daha iyi görmeye çalışarak… Son zamanlarda herkes ‘empati’den bahsediyor. Ben onun yerine bizden bir ifadeyi koymak istiyorum. Halden anlama… Ama bunu da gerektiğince gerçekleştirebilmek, taşıyabilmek ve hayata geçirebilmek için de sadece laf ehli değil, aynı zamanda da hal ehli olmak gerekiyor. 

İstanbul’un nüfusu giderek artıyor, bu süreçte bazı ilçeler icat edildi. Bu gelişmeye rağmen semt kültürünün yaygınlaşmadığını görüyoruz. İstanbul ile ilgili gelecek tasavvurunuz nedir, semt kültürünün yokluğuna dair ne söylersiniz? 

Bunun için zamana ihtiyaç var. Her yeni semt ancak yılların akışında hakiki kimliğini bulur. İnsanları, kazanmaları ve kaybetmeleriyle… Binlerce yıllık tarihi olan bir şehir de başka sokaklarıyla başka bir tarihe sahne olur. 

0
kat_l_yorum_1
Katılıyorum +1
0
hatal_d_n_yorsun
Hatalı Düşünüyorsun
0
bilgi_in_te_ekk_r
Bilgi İçin Teşekkür
0
_a_rd_m
Şaşırdım
0
kat_lm_yorum_-1
Katılmıyorum -1
Her semti bir roman

Türkiye Aktüel Haber Bültenine Ücretsiz Abone Olabilirsin

Yeni eklenen makalelerimizden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini şimdi başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!