Bizim kültürümüzde sofra, sadece karın doyurulan bir yer değildir. Ye, yemezsen arkandan ağlar diyerek büyütülen, sevgisini tabağa koyduğu börekle gösteren, misafirperverliğini ikramın bolluğuyla ölçen bir toplumuz. Beslenme, anne ile bebek arasındaki o ilk temastan itibaren güvenin, hazzın ve iletişimin en ilkel formudur. Ancak klinik koridorlarda, danışan koltuklarında gördüğümüz tablo bazen bu sıcaklıktan çok uzak. Yemek, bir besin kaynağı olmaktan çıkıp, ruhsal bir savaş alanına dönüştüğünde, karşımıza çağımızın en sinsi psikiyatrik tablolarından biri olan “Yeme Bozuklukları” çıkıyor.
Bir ruh sağlığı profesyoneli olarak şunu netlikle söyleyebilirim: Yeme bozukluğu, popüler kültürün lanse ettiği gibi basit bir zayıflama hevesi veya mankenlere özenme durumu değildir. Bu indirgemeci yaklaşım, hastalığın ciddiyetini örtbas etmekten başka bir işe yaramaz. Anoreksiya, Bulimiya veya Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu tanısı almış bir birey için beden; üzerine yazı yazabileceği, kontrol edebileceği, cezalandırabileceği veya arkasına saklanabileceği bir tuval gibidir.
Peki, ne oluyor da yaşamsal bir eylem olan yemek yemek, ölümcül bir takıntıya dönüşüyor?
Temelde yatan mekanizma çoğu zaman kontrol arzusudur. Dış dünyada, okulda, ailede veya ilişkilerde kaos yaşayan, kendini yetersiz veya duyulmamış hisseden birey, hakimiyet kurabildiği tek alana, yani kendi bedenine yönelir. Hayatımı yönetemiyorum ama ağzıma giren lokmayı yönetebilirim düşüncesi, kişiye sahte ama güçlü bir başarı hazzı verir.
Bu noktada klinik pratikte sıkça karşılaştığımız çok tehlikeli bir ödül tuzağı devreye girer. Başlangıçta verilen kilolarla gelen Ne kadar fit görünüyorsun, Ne kadar iradelisin şeklindeki çevre övgüleri, kişideki dopamin salınımını tetikler ve bu hastalıklı davranışı pekiştirir. Kişi, sevgi ve onayı zayıflıkla eşleştirmeye başlar. Ancak biyoloji inatçıdır ve; uzun süreli açlıkta beyin kimyası değişir, sağlıklı muhakeme yetisi kaybolur. Kişi aynaya baktığında kemikleri sayılsa dahi, zihnindeki o bozuk algı ona Hala fazlalıkların var diye fısıldar. Bu aşamada mantıklı açıklamalar işe yaramaz; çünkü karşımızdaki durum artık basit bir inatlaşma değil, nörobiyolojik bir kilitlenmedir.
Sağlıklı Görünen Hastalık: Ortoreksiya
Yeme bozukluklarını konuşurken, günümüzde şekil değiştiren yeni tuzakları da gözden kaçırmamalıyız. Son yıllarda Ortoreksiya Nervoza dediğimiz, sağlıklı beslenme takıntısı giderek yaygınlaşıyor. Kişi, temiz beslenme adı altında paketli gıdalardan, belirli besin gruplarından o kadar korkar hale gelir ki, sosyal hayatı felç olur. Bir arkadaş buluşmasına gidemez, dışarıda su bile içemez, ikram edilen bir kurabiyeyi zehir gibi algılar. Dışarıdan bakıldığında kendine çok iyi bakıyor gibi görünen bu durum, aslında kişinin hayatını kısıtlayan ciddi bir kaygı kaynağıdır.
Öte yandan, yeme bozukluklarının sadece kadınlara özgü olduğu mitini de yıkmamız gerekir. Erkekler de bu savaşın sessiz cepheleridir. Ancak onlardaki görünüm genellikle zayıflamak değil, kas kütlesini artırma takıntısı olan Bigoreksiya şeklinde tezahür eder. Saatlerce spor salonundan çıkamama, protein tozlarına bağımlılık, steroid kullanımı ve aynadaki görüntüyü asla yeterince yapılı bulmama hali, erkeklerdeki beden algı bozukluğunun en net işaretleridir. Toplumun erkeklere dayattığı güçlü görünme baskısı, onların yardım istemesini zorlaştırsa da, kliniklerde bu vakalarla her geçen gün daha sık karşılaşıyoruz.
Diğer uçta ise duygusal regülasyon bozukluğunun bir sonucu olan duygusal yeme yer alır. Kişi; öfkesini, yasını, hayal kırıklığını veya derin yalnızlığını kelimelerle ifade edemediğinde, bu boşluğu yiyeceklerle doldurmaya çalışır. Mide fiziksel olarak dolsa da, ruhsal açlık baki kaldığı için o tıkınma nöbetleri durmaksızın devam eder.
İyileşme Önerileri
Bir başka perspektiften baktığımızda ise yeme bozukluklarını aile sisteminin bir semptomu olarak okumak mümkündür. Özellikle sınırların belirsiz olduğu, çatışmaların halı altına süpürüldüğü veya duygusal ihtiyaçların görülmediği ailelerde, ergen veya genç yetişkin, bedeni üzerinden bir çığlık atar. Bu yüzden tedavi, sadece tabağı değil, o tabağın bulunduğu masadaki ilişkileri de onarmayı gerektirir.
Günümüzde sosyal medyanın yarattığı dismorfik beden algısı yangına körükle gitse de, kök nedenler her zaman daha derindedir. Çözüm; yasaklı yiyecekler listesi veya katı diyetler değildir. İyileşme süreci düz bir çizgi değildir; inişleri ve çıkışları olan engebeli bir yoldur. Bazen iki adım ileri, bir adım geri gidilebilir. Önemli olan o yolda kalabilmektir. İyileşme, kişinin bedeniyle barış imzalaması, duygularını yemek dışında bir dille ifade etmeyi öğrenmesi ve profesyonel bir destekle (psikiyatri hekimi, psikiyatri hemşiresi, terapist) içsel çatışmalarını çözümlemesiyle mümkündür.
Unutmayalım; bedenimiz ruhumuzun evidir, savaş alanı değil. Eğer tabağınızdakilerle kurduğunuz ilişki hayatınızın merkezine oturduysa, bu durumu bir irade meselesi olarak değil, profesyonel yardım gerektiren bir sağlık sorunu olarak görme zamanı gelmiştir.