İnsan, tarih boyunca aynaya baktı. Kimi zaman saçını düzeltti, kimi zaman yüzüne su çarptı. Ama bugün aynaya bakarken sadece kendini görmüyor; sosyal medyanın filtresini, ekranların dayattığı “ideal” yüzü, kusursuz bedeni de görüyor.
Ve sonra soruyor:“Ben neden böyle değilim?”
Estetik cerrahi artık bir sağlık ihtiyacından çok, bir kimlik inşasına dönüştü. Burnumuz biraz eğriyse düz olsun istiyoruz. Çenemiz biraz gerideyse öne çıksın. Kırışıklık varsa silinsin. Yaş iz bırakmasın. Sanki insan olmak değil, vitrin mankeni olmak zorundaymışız gibi.
Peki gerçekten vücudumuza zarar mı veriyoruz?
Gerçekçi olalım: Her ameliyat bir risktir. Enfeksiyon, anestezi, iyileşme süreci… Vücudumuzun sağlam dokusuna bıçak değdiriyoruz. Tıbbi zorunluluk yoksa, bu müdahale doğal bir süreci değiştirmektir. Yani evet, bir risk alıyoruz.
Ama asıl mesele neşter değil.
Asıl mesele, neden o neşteri istediğimizdir.
Eğer amaç bir kazanın izini silmekse, nefes almaksa, sırt ağrısından kurtulmaktır; bu başka bir şeydir. Bu tedavidir. Fakat amaç başkasına benzemek, trend olmak, “beğeni” toplamaksa; o zaman mesele tıbbi değil, psikolojiktir.
Bugün gençler aynaya değil, ekrana bakarak kendilerini değerlendiriyor. Filtreli yüzler, yapay oranlar, tek tip güzellik anlayışı… İnsan kendini değil, algoritmayı referans alıyor. Sonra da doğallığını kusur sanıyor.
Oysa kusur dediğimiz şey, bizi biz yapan ayrıntıdır.
Her burun aynı olursa yüzler birbirine karışır. Her dudak aynı dolgunlukta olursa ifade kaybolur. Her kırışıklık silinirse yaşanmışlık da silinir.
Belki de sorun estetik yaptırmak değil; kendimizi değersiz sanmak.
Belki de sorun bedenimiz değil; ona bakışımız.
Vücut, bize ait bir emanettir. Onu değiştirmek bir tercihtir. Ama o tercihin altında korku, baskı ve eksiklik hissi varsa; asıl yarayı neşter değil, o duygu açar.
Ayna düşman değildir.
Düşman, aynaya bakarken kendimizi sevmemeyi öğrenmiş olmamızdır.
Sağlıcakla kalın.
Unutmayalım:
Kusursuzluk doğada yoktur. İnsan da doğanın bir parçasıdır.