Bize kötülük yapanlara hâlâ iyi olmak zorunda mıyız?
İnsan, kendisine defalarca zarar verene hâlâ kapıyı açık bırakırken neyi savunur: erdemi mi, korkuyu mu? Birine iyilik yapmaya devam ettiğimizde içimizde büyüyen o ince sızıyı neden görmezden geliriz? Yoksa biz iyiliği, kendimizi yok sayarak mı öğrendik?
Bu soruları hangi danışanıma sorsam cevap hep aynı “içim ürperdi”. Çünkü bu sorunun cevabı ahlâkta saklı değil yalnızca. Bu, korkunun içinden gelen bir cevap. Alışkanlıkların ezberinden, çocukluğun sessiz yerlerinden çıkan bir yankı. Çünkü bazı insanlar iyiliği seçmez; iyilik, onların üzerine küçük yaşta giydirilmiş bir kader gibidir.
İyi olmak herkes için erdem değildir. Bazıları için bu, kalmak uğruna öğrenilmiş bir dildir. Terk edilmemek için yumuşatılan sesler, sevilmek için bastırılan cümleler, korunmak için herkesi anlamaya çalışan bir zihin… İnsan, kendi ihtiyacını geri çekmeyi “olgunluk” sanır bir süre. Susmayı, anlayış; katlanmayı, merhamet. Oysa psikolojide bunun bir adı vardır: uyumlanmış benlik.
Kişinin kendisi olmaktan yavaş yavaş vazgeçip, karşısındakine göre şekil aldığı bir hâl. İçeride kalan sesin kısılıp, dışarıdaki huzurun kutsandığı bir var olma biçimi. Ve insan en çok da bu hâliyle yorulur. Çünkü iyi kalmak için kendinden eksiltmenin, bir gün mutlaka ruhundan tahsil edilen bir bedeli vardır.
Kendi sınırlarını değil, karşısındakinin ruh hâlini merkeze alan bir var olma biçimi bu. İnsan kendisi olmaktan vazgeçer; sorun çıkarmayan, sesi ayarlı, varlığıyla rahatsız etmeyen biri hâline gelir. Ve zamanla buna “iyi” demeyi öğrenir. Oysa bu iyilik, çoğu zaman sadece suskunluğun başka bir adıdır. Ama kimse şu soruyu sormaz: İyi olan kimdir? Bu iyi olma halinin bedelini kim öder?
Birine iyilik yaparken için daralıyorsa, geceleri yatağa eksik biri gibi uzanıyorsan, her yardımın ardından görünmez bir yorgunluk çöküyorsa omuzlarına… Belki de bu iyilik değildir. Belki bu, psikolojide kendini feda etme şeması denilen şeydir. Kişi, kendi ihtiyacını küçültmeyi öğrenir. Başkalarının ihtiyacı hep daha acil, daha önemli, daha meşrudur. Çünkü bir zamanlar onun ihtiyacı duyulmamıştır. Duyulmadığı yerde, “istememeyi” erdem sanmıştır. Ve sonra buna karakter demiştir.
İnsan en çok tanıdık olana katlanır. Kendisine benzeyen yaralara, bildiği acılara, alıştığı incinmelere… Bizi en çok yoranlar genellikle kötülüğü en ustaca yapanlar değil, iyi niyetimizi ezbere bilenlerdir. Nereden esneyeceğimizi, nerede susacağımızı, hangi cümlede yine kendimizi geri çekeceğimizi çok iyi bilirler. Ve insan, en çok da bu yüzden tükenir. Çünkü bazı kötülükler hoyrat değildir. Bağırmaz, kırıp dökmez, kapıyı sertçe çarpmaz. Sessizdir. Talepkârdır. Süreklidir. Senden “biraz daha” ister.Biraz daha anlayış, biraz daha sabır, biraz daha suskunluk… Ve sen verdikçe eksildiğini fark etmezsin. Ta ki ortada, seni tutacak bir sen kalmayana kadar.
Tarihte çoğu zaman affetmek yüceltilir. Ama sınır koymak nadiren anlatılır. Oysa affetmek, her kapıyı sonsuza kadar açık bırakmak değildir. Affetmek içeride olur; kalpte, vicdanda, niyette. Sınır koymak ise bedendedir; hayatta kalma refleksi gibidir. Biri insanı arındırır, diğeri insanı korur. İkisini birbirine karıştırdığımızda, ruh kendini savunmasız bırakır.
Psikolojide bunun da bir adı vardır: enabling. Zarar vereni sonuçlardan korumak. Her düştüğünde tutmak. Her hatasında üstünü örtmek. Her yaptığını, “aslında o da çok yaralı” diyerek yumuşatmak. Bu merhamet değildir. Bu, iyilik de değildir. Bu, kötülüğün devam etmesine alan açmaktır.
Evet, kötülüğe iyilikle karşılık vermek yüce bir ahlâktır. Ama o iyilik, kendini inkâr ederek yapılan bir fedakârlık değildir. Merhamet, adaletle yürür. Niyet temizliği, zulme rıza değildir. Bunu unuttuğumuzda iyilik kutsal olmaktan çıkar, sömürüye dönüşür. İnsan bazen iyi kalmaz. Bazen geri çekilir. Bazen mesafe koyar. Bazen sessizce gider.
Ve bu, ahlâksızlık değildir. Bu, ruhsal bütünlüğü korumaktır. Asıl soru şudur: Biz gerçekten iyi miyiz, yoksa iyi olmaktan başka seçeneğimiz olmadığına mı inanıyoruz? Bu iyilik vicdandan mı geliyor, yoksa eski bir korkunun yankısı mı?
İyi olmak güzeldir. Ama insanın kendine acımasız olduğu bir iyilik, iyilik değildir. O sadece gecikmiş bir çöküştür. “Kaçış değil, dönüş: uzaklaştığın yerde filizlenirsin.” Bazen insanın hayatında söylediği en ahlâklı cümle, en sert olanıdır.