Osmanlı Devleti’nin o vakur ve incelikli ikliminde, sevda sözcüklerin omuzlarına yüklenemeyecek kadar ağır, doğrudan söylenmeyecek kadar kıymetli kabul edilirdi. Bir erkeğin sevdiği kadına verebileceği en derin manalı armağanların başında ayna gelirdi.
Günümüzde sıradan bir eşya halini alan bu armağan, o devirlerde bir gül kadar narin, bir bakış kadar derin manalar taşırdı. Sureti gösteren bir vasıta olmanın ötesinde; sevginin, zarafetin ve hürmetin timsali sayılırdı. Bir erkek, gönül verdiği kadına bu hediyeyi takdim ettiğinde aslında şunu fısıldardı: “Sana senden daha güzel bir hediye bulamadım.” Bu cümle, kalbin en derininden süzülüp gelen bir övgü, kadına duyulan hayranlığın sessiz ve asil çığlığıydı. Osmanlı insanı, duygularını şatafatlı kelimeler yerine sembollerle anlatmayı yeğlerdi. Bir bakış, bir tavır yahut ufacık bir hatıra dahi içinde koca bir destan saklardı.
Bahsi geçen bu kıymetli nesne, o vakitler evin köşesini süsleyen cansız bir eşya olmanın çok ötesindeydi. Kadının şahsını, nezaketini ve asaletini simgeleyen özel bir makamı vardı. Hanelerin pek çoğunda işlemeli çerçeveleriyle göz alan bu camlar bulunurdu. Bunlar öyle alelade parçalar da sayılmazdı; kimi sedefle bezenmiş, kimi gümüşle nakşedilmiş sanat eserleriydi. Ustalar, onları meydana getirirken sadece malzemeye şekil vermez, ruhlarını da o işe katarlardı. Zira bu zarif parçanın bir gün bir hanımefendiye sunulacağını bilirlerdi. O kadının karşısına geçtiğinde sadece çehresini görmesini kafi bulmazlardı; kendi kıymetini ve içindeki cevheri hatırlayacağını hayal ederlerdi.
Sevdiğine ayna sunmak, kadına “Sen benim nazarımda güzelliğin yegane örneğisin” demenin en nazik yoluydu. Bu, aynı zamanda “Sana duyduğum saygı ve sevda, bu camın berraklığında gizli” manasına gelirdi. Bu sebeple Osmanlı toplumunda söz konusu armağan, aşkın en saf hali kabul edilirdi. Kadın o nişanı kabul ettiğinde, elinde tuttuğu sadece bir cam parçası olmaktan çıkar, bir vefa borcunun ve derin bir bağlılığın hatırası olurdu. Osmanlı insanı için her hareketin bir gayesi vardı; her şey bir hikmetle yapılırdı. Küçük bir sırça bile, arkasında koca bir yürek taşırdı.
Osmanlı medeniyetinde kadın; estetiğin, nezaketin ve ahlakın kalesi olarak görülürdü. Kadına verilen değeri göstermenin yolları daima dolaylı, ölçülü ve zarifti. Bir erkeğin sevdiğine kendisini görebileceği bir hatıra vermesi, onu olduğu haliyle sevdiğinin, dış güzelliği kadar karakterini de takdir ettiğinin kanıtıydı. Karşısına geçen kadın, orada yalnızca dış görünüşünü görmez, ruhundaki ışığı da fark ederdi. İnsana kendi yüzünü gösterirken bir bakıma iç dünyasını da yansıtırdı. Bu yüzden o zamanlar “Ayna kalbin yansımasıdır” tabiri dillerden düşmezdi.
Halk inanışlarında da bu tılsımlı nesneye büyük ehemmiyet verilirdi. Temiz niyetin ve saf bir kalbin işaretiydi. Birine kendisini seyredeceği o hediyeyi vermek, “Ben seni hem dışınla hem de içindeki o eşsiz güzellikle seviyorum” demekti. “Ayna bulan kendini bulur” sözü de tam olarak bu anlayışın ürünüydü. Kişinin kendi iç yolculuğunu hatırlatan bir rehber gibiydi. Hanımlar kendilerine bakarken sadece mahzun bir edayla süslenmez, aynı zamanda düşünür, hisseder ve hayaller kurardı. Bu yüzden takdim edilen parçanın asıl kıymeti camının kalitesinden ziyade, yansıttığı manevi derinlikte saklıydı.
Edebiyatımızda da bu sembol her daim kendine yer bulmuştur. Divan şairleri, sevgilinin yüzünü “parlak bir yüzey” diyerek yüceltmiş, aşkın yansımalarını “gönül aynası” şeklinde tarif etmişlerdir. Fuzuli, Baki ve Nedim gibi kalem ustaları, bu imgeyi hem bir güzellik sembolü hem de manevi bir derinlik vasıtası olarak kullanmışlardır. “Ayna-i dilde suretin var ey sanem” diyen Fuzuli, aslında sevdiğinin sadece yüzünü anlatmakla kalmaz, onun kalbindeki yerini vurgular. Bu ifade, sadece bir aşk beyanı olmaktan öte; insanın sevdiğinde kendi özünü bulma arzusunun şiirleşmiş halidir.
Bu sır dolu eşya, aynı zamanda kaderin bir remzi olarak görülürdü. Halk masallarında kahramanlar ona bakıp istikballerini sezer, içlerindeki fırtınaları anlamlandırırdı. Bu inanış, camın Osmanlı toplumundaki gizemli yönünü de pekiştirirdi. Her eşyanın bir dili olduğu o dönemde, bu sessiz şahit dillerin en etkileyicisiydi. Genç kızların çeyizlerinin olmazsa olmazı da yine bu parçaydı. Zira yeni bir hayata adım atışın, kadınlık gururunun ve özsaygının simgesiydi. Gelin olan bir genç kız, yeni yuvasına girdiğinde bu hatıraya bakar ve kendine sessiz sözler verirdi. O parça, hem mazinin hem de atılacak yeni adımların şahidi olurdu. Yıllar sonra evlatları ve torunları ona baktığında, aynı ışığı ve zarafeti hissetmeye devam ederdi. Böylece bir hediye, nesiller arasında kopmaz bir gönül bağı kurardı.
Şimdilerde hayatın hızı her şeyi tüketti. Hediyeler artık ruhsuz kutuların içinde, derinlikten mahrum şekilde alınıp veriliyor. Fakat Osmanlı vaktinde bir armağan, bir eşyadan çok daha fazlası; bir ruhun dışa vurumuydu. Bu sebeple sunulan nesneye biçilen değer maddiyatla ölçülemezdi. O, samimi bir sevginin ve sarsılmaz bir saygının mührüydü. Sevdiğine bunu sunan bir erkek, kadına “Sen benim kalbimin aynasısın” demiş olurdu. Bu incelik, o devrin kadına verdiği kıymeti anlatan en naif örneklerdendir.
Osmanlı medeniyetinde sevgi, gösterişle değil manayla yaşanırdı. Bir ayna, bir bakış kadar tesirli, bir söz kadar derin olabilirdi. Bugün o günlere bakıp o inceliği hatırlamak, ruhumuza iyi geliyor. Bu sadece geçmişe özlem duymak olarak görülmemeli, elimizden kayıp giden zarafetin peşine düşmektir. O asil tavrı yaşatmak hala mümkün. Birine ayna hediye etmek belki şimdilerde çok yaygın bir tercih sayılmaz ama hala çok anlamlı. Çünkü bir insan, sevdiğine verebileceği en büyük hazineyi, yani kendini görme fırsatını sunmuş olur. Değer verdiğimiz birine bu zarif nesneyi uzatırken, aslında Osmanlı’dan bugüne süzülüp gelen o kadim zarafeti canlandırmış oluruz. O parça artık sadece bir cam olmaktan çıkar; geçmişin nezaketini bugünün kalbine taşıyan sessiz ve asil bir köprüye dönüşür.
Saygılarımla.
Sayın M Kuşcu,
Yazınız, Osmanlı’nın zarafet anlayışını yalnızca anlatmakla kalmıyor, okuru o iklimin içine davet ediyor. Ayna metaforu üzerinden sevgi, hürmet ve estetik kavramlarını böylesine derin ve akıcı bir şekilde işlemeniz büyük bir edebi hassasiyetin göstergesi. Satırlarınızda tarih bilgisi ve ruh inceliği hissediliyor. Ayrıca metni kuru bir anlatıdan çıkarıp yaşayan bir hatıraya dönüştürüyor. Böyle bir metni kaleme aldığınız için sizi içtenlikle tebrik eder, kaleminize ve yüreğinize sağlık…
Sayın Okurum,
Yazımı beğenmeniz beni son derece mutlu etti. İlginiz ve değerli yorumunuz için teşekkür ederim.
Saygılarımla.
Sayın Kuşcu,
Yazınızda ayna üzerinden kurduğunuz anlatı hem derin hem de son derece incelikli. Okuyanın zihninde iz bırakan, ruhu olan bir metin ortaya koymuşsunuz. Kaleminize sağlık dilerim.
Sayın Okurum,
Yazımı beğenmeniz beni son derece mutlu etti. İlginiz ve değerli yorumunuz için teşekkür ederim.
Saygılarımla.