Hiç kendine şu soruyu sordun mu? Yanlış olduğunu bildiğin birine neden kalmaya devam ettin? Seni her defasında biraz daha eksilttiğini gördüğün hâlde neden gitmedin? Gözlerinin içindeki yorgunluğu fark ettiğin gece neden bavulunu değil de sabrını topladın? Neden gerçekleri gördüğün hâlde “belki”lere inanmaya devam ettin?
Bir danışanım, adı Elif. Sesi güçlüydü ama cümlelerinin içi umutsuzlukla kaplıydı. “Onun bana iyi gelmediğini biliyorum,” dedi. “Ama onsuz kalınca içimde daha büyük bir boşluk açılıyor,kopamıyorum.”diyordu.
İnsan bazen birine değil, o boşluğun kapanma ihtimaline tutunur.
Elif’in gözleri konuşurken bugünden çok geçmişe bakıyordu. Bunu seansın sonuna kadar anlayamamıştı. Çocukluğuna dair anılarını paylaştığında; gözlemlediğim tanıdık duygu anne ve babasından geliyordu. Ve o bunu sevgi sanıyordu. Babası evdeydi ama hep mesafeli davranırdı. Annesi yanındaydı ama iş hayatı ve ev işlerinden akşamları Elif’e zaman ayıramayacak kadar yorgun olduğunu söylerdi. Sevgi hiç tamamen yok değildi; sadece düzensizdi. Bazen gelen, bazen çekilen bir şeydi. Küçük bir çocuk için en zor iklim budur: Belirsiz sevgi.
Çocuk aklı burada devreye bir denklem kurarak girer:
“Biraz daha iyi olursam kalırlar.”
“Biraz daha sabredersem severler.”
ya da şöyle sonuçlanabilir: “ilgi için, bir şeyler yapmalıyım” yani ebeveynlerin” yaramazlık” adı altında listelediği davranışlar…
Elif ise sevgi görmek için bedel ödenmesi gerektiğini kabullenmişti. Onun için artık tek doğru buydu. Çocuk bedeni değişir ama o denklem değişmez.
Elif’in hayatındaki adam da böyleydi. Bazen şefkatli, bazen soğuk. Tam gitmeye karar verdiği an bir mesaj, bir özür, bir çiçek… Ve yeniden umut. Küçüklüğünde umutlara sarılarak büyüyen biri için bu hiçte zor değildi.
Psikolojide buna travmatik bağ diyoruz. Acı ile ödülün birbirine karıştığı ilişkilerde beyin yoğunluğu aşk zanneder. Oysa çoğu zaman o yoğunluk, tetiklenmiş bir çocukluk yarasıdır. Nietzsche der ki, insan alıştığı acıyı kader sanır.
Belki de biz kader diye tutunduğumuz şeylerde yalnızca tanıdık bir duyguyu tekrar ediyoruzdur. Ama mesele burada bitmiyor. Bazen yanlış olduğunu bile bile kalıyoruz çünkü bu bir ilişki değil, içimizde yarım kalmış bir savaşın devamı oluyor.
Geçmişte değiştiremediğimiz bir duyguyu, bugün değiştirebileceğimize inanıyoruz. Çocukken dönüştüremediğimiz soğukluğu, bugün bir adamın sevgisiyle eritmek istiyoruz. Bir zamanlar kazanamadığımız o görünürlük savaşını, şimdi kazanacağımıza inanıyoruz.
Elif ilerleyen zamanlarda şöyle bir cümle kurdu: “Onu değiştirirsem, sanki her şey düzelecek.”Gerçekten onu mu değiştirmek istiyordu? Yoksa yıllar önce değiştiremediği o eksikliği mi?
Bazen karşımızdaki insan bir sevgili değildir. Bir cephedir. Babamızın yarım bıraktığı cümlelere karşı açılmış bir cephe. Annemizin yetişemediği sarılmaya karşı açılmış bir cephe. Çocukken kaybettiğimiz o savaşın bugünkü devamı. Gitmeyiz. Çünkü gitmek savaşı kaybetmek gibi gelir.
“Bu kez kazanacağım” der içimizdeki çocuk.
“Bu kez seçecek.”
“Bu kez bırakmayacak.”
Oysa sevgi bir savaş alanı değildir. Ve bir insanın değişimi, bizim geçmişimizi onaramaz.
Sartre insanın özgürlüğe mahkûm olduğunu söyler. Gitmek özgürlüktür. Ama özgürlük aynı zamanda sorumluluktur. Gittiğimizde artık kimseyi suçlayamayız. Kaldığımız her anın seçimini üstlenmek zorunda kalırız.
Kalmak bazen aşktan değil, korkudan olur. Yalnız kalma korkusu. Yetersiz hissetme korkusu. Yeniden başlama korkusu.
Marcus Aurelius “Ruhun, düşündüğü şeylerin rengine bürünür” der. Eğer iç dünyamızda değersizlik varsa, değersiz hissettiren ilişkiler tuhaf bir şekilde tanıdık gelir. Çünkü bilinmez mutluluk, bilinen acıdan daha ürkütücüdür.
Elif seans sonunda artık her şeyi farkına varmaya başlayacağı bir cümle kurdu: “Ben onu sevmiyorum galiba… Onun bir gün beni gerçekten seveceği fikrine tutunuyorum.”
İnsan bazen kişiyi değil, ihtimali sever. Kendini değil, onaylanma hayalini korur. Gerçeği değil, değişim umudunu besler. Ama kimse geçmişi bugünde kazanamaz.mHiçbir sevgili, çocukluğumuzun eksik kalan yerini tamamlamakla yükümlü değildir. Belki de yanlış olduğunu bile bile kalıyoruz çünkü gitmek, içimizdeki o çocuğun yenilgiyi kabul etmesi demektir. Çünkü gitmek, “Bu kez de seçilmedim” duygusunu yeniden hissetmek demektir. Çünkü gitmek, başkasını değil kendimizi seçmek demektir. Ve insan en çok kendini seçmekten korkar.
Şimdi kendine dürüstçe sor: Onunla kalmaya mı direniyorsun, yoksa onsuz kaldığında yüzeye çıkacak o eski yarayla mı karşılaşmaktan kaçıyorsun?
Yanlış olduğunu biliyorsan ve hâlâ kalıyorsan, orada aşk değil, bir tekrar vardır. Ve bazı tekrarlar kader değildir. Sadece geçmişin bugüne sızmasıdır. Belki de gerçek cesaret birini değiştirmek değildir.
Belki de gerçek cesaret, o savaşın sana ait olmadığını fark edip ilk kez kendini seçmektir.