“İnsan, zincirlerini kırmadan özgürlüğü sevemez.” – Epiktetos
Tarihin en eski savaşı ne toprak, ne din, ne de ideoloji uğruna verildi.İnsanın en kadim savaşı, kendi iç zaaflarıylaydı.Epiktetos özgürlükten söz ettiğinde köleydi. Ve diyordu ki:
“Zincir ayakta değil, zihindedir.”
Bugün bağımlılık dediğimiz şey, tam da o zihinsel esarettir.Özgürlük çağında yaşıyoruz diyorlar. Ama her köşede zincirli hayatlar görüyoruz.Ve her biri sessizce çürüyen bir toplumun aynası gibi…
Bugün biz, zihnimizin kiracısı olmuş durumdayız.İç sesimiz susturulmuş, kararlarımız hormonlarımıza rehin verilmiş, irademiz ise reklam kuşakları arasında satılmış.Adına “özgürlük çağı” diyoruz. Ama bir ekran parıltısı olmadan yatamıyor, bildirim sesi duymadan mutlu olamıyoruz.İnsanlık, teknolojiye, hıza, hazza, kaçışa bağımlı.Ama tüm bu başlıkların altında yatan o tek büyük çatlak var:
Boşluk.
Ve bağımlılık, o boşluğu doldurmak için başvurulan geçici bir harç.Tutmaz. Ama bir süreliğine çöküşü geciktirir.Ne var ki, geciken çöküş; sessiz bir infilakla gelir.Jean-Paul Sartre der ki: “İnsan, kendi hapishanesinin gardiyanıdır.”
Bağımlı olan yalnızca bir maddeye değil, çoğu zaman acısına, alışkanlığına, kurban rolüne, hatta yokluğa tutunur.Bu yazı, yalnızca bağımlıları anlamak için değil, toplum olarak nasıl bağımlılık ürettiğimizi fark etmek için yazıldı.Çünkü artık bağımlı yalnızca bir “birey” değildir.Bağımlı, toplumun aynasıdır.Ve biz bu aynaya bakmadan hiçbir şeyi onaramayız.“Sahi, ne zaman son kez bir şeyden özgürce vazgeçebildiniz?”
Tarık ilk geldiğinde koltuğa değil, pencere kenarına çöktü. Perdelerle oynuyor, göz temasından kaçıyordu. Üzerinde yıllar öncesinden kalma bir mont; dirsekleri tiftiklenmiş, fermuarı paslı. Konuşmaya başlamadan önce burnunu çekti ve başını eğdi: “Ben aslında kötü bir baba değilim.” Tarık, 41 yaşında. Üç çocuk babası. İnşaat işçisiydi. Beş yıl önce işten çıkarıldıktan sonra aradığı her kapı yüzüne kapanmış. “Dosyan kabarık” demişler. Oysa kabarık olan onun dosyası değil, yaşadığı hayal kırıklıklarıydı.Alkolle ilk tanışması bir kutlamayla olmuş. Sonraki yıllarda her başarısızlık, her reddediliş, her utanç… bir yudum daha gerektirmiş. En sonunda içki, başarısızlığı unutturmak için değil, varlığını sürdürebilmek için gerekli hâle gelmişti.Kızı, on bir yaşında. Bazen geceleri banyoya saklanıp sabaha kadar uyumuyormuş.Eşi, önce direnmiş, sonra susmuş. Artık yalnızca çamaşır yıkarken ağlıyormuş. Tarık, ailesine zarar verdiğini biliyor. Ama bırakmayı bilmiyor. Çünkü onun için “bırakmak” sadece alkolü bırakmak değil. Bütün varoluş biçimini, hayata tutunma şeklini bırakmak.“Ayıkken daha beterim hocam. Her şey üstüme üstüme geliyor. İçince en azından susuyorlar.” Ama evde yalnız o içmiyor.Kızının gözleri de kararmış. Oğlunun kalbi de bulanık. Bağımlılık burada yalnızca içki değil. İhmalkârlığın, suskunluğun ve erilliğin birleşip şiddete dönüştüğü bir sessiz suç.
Irmak sessiz bir kız çocuğuydu. Odanın bir köşesine oturmuş, ellerini kucağında kenetlemişti. Göz teması yok. Bir şey soruyorsun, başını eğiyor. Annesi telaşlı: “Hocam konuşmuyor, okula gitmek istemiyor. Elinden telefonu alamıyoruz. Psikoloğa getirmek için bile şantaj yaptım.” Irmak, 13 yaşında. Günde ortalama 10 saat ekran başında. TikTok, YouTube, oyunlar, yabancı içerikler… Saat mefhumu kalmamış. Gözaltlarında mor halkalar. Parmakları sinirli, sürekli ekran kaydırma hareketi yapıyor gibi. Annesi ve babası çalışıyor. Evde çoğu zaman yalnız. Yemeği mikro dalgada ısıtıyor, odasında yiyor. Konuşma, paylaşma, göz göze gelme… yok. Ama ekranda her şey var: Renk, ses, kahkaha, hız, dikkat, haz… Bir çocuğun büyümesi gereken doğal ritmin yerini dopamin tuzağı almış. Soruyorum: “En çok neyi izliyorsun?” Omuzlarını silkiyor. “Orada herkes mutlu görünüyor. Gerçek hayat kadar sıkıcı değil.” Bu, sıradan bir telefon bağımlılığı değil. Bu, yalnızlığın sistematikleştirilmiş hâli. Ekran, Irmak’ın annesinin yerine geçmiş. Baba zaten hep yorgun. Evde tek konuşan şey: Bildirim sesi. Irmak susmuyor aslında. Sadece sustuğu dilde konuşan kimse yok.
Aytaç İçeri girdiğinde dik bakıyordu. Kendinden emin. Giyimi düzgün, kelimeleri ölçülü. Ama cümlelerinin arkasında tedirgin bir ton vardı. “Biz çok aşık bir çiftiz. Ama zaman zaman kontrolü kaybediyorum.” Ne demekti bu? Kontrolü kaybetmek. “Yani, kıskanıyorum işte. Bazen tartışıyoruz, elim biraz ağır kaçıyor.” Aytaç, 34 yaşında. Bankacı. Dışarıdan bakıldığında “tertipli.” Ancak evde, kontrolsüz bir şiddet döngüsü yaşanıyor. Eşi defalarca terk etmeye çalışmış ama her seferinde Aytaç bir mektup, bir çiçek, bir “yemin” ile onu geri döndürmüş. Aytaç’ın bağımlılığı bir kadına değil. Kendini vazgeçilmez hissetmeye. “Onsuz yaşayamam,” diyor ama aslında kendisi olmadan yaşamayı bilmiyor. Kadını değil, onun üzerinden kurduğu kimliği seviyor. Ve toplum, bu sapkın döngüyü bazen “tutku” zannediyor. Film replikleri, diziler, popüler müzikler… “Gidemezsin, bensiz yapamazsın, seni öldürürüm ama başkasına yar etmem…” Aytaç sadece hasta değil. Aynı zamanda öğretilmiş bir patolojinin taşıyıcısı. Ve biz hâlâ “kıskançlık” kisvesi altında bazı bağımlılıkları romantizme etmeye devam ediyoruz.
Adnan, ofise girdiğinde ilk söylediği cümle şuydu: “Ben kumarbaz değilim hocam, sadece şansımı deniyorum.” Cümle, ne kadar tanıdık. İnkâr, bağımlılığın ilk dili. Adnan 38 yaşında. Evli, bir çocuk babası. Otomotiv sektöründe çalışıyor. İşinden hâlâ kovulmadıysa, bunun tek sebebi yıllardır “sakin ve düzgün biri” olarak tanınması. Ama gece olunca işler değişiyor. Bahis sitelerinde saatlerce kalıyor. Evde sessizce otururken bile kafasında rakamlar dönüyor. “Sadece bir tıkla hayatımı değiştirebilirim,” diyor. Ama değişen tek şey kredi kartının limiti ve oğlunun gözlerindeki saygı… Eşi sessizce anlatıyor: “Evde para konuşmaya korkuyorum. Her maaş günü aynı kabus: önce vaatler, sonra sessizlik, sonra suçluluk. Oğlum okuldan gelince önce çantasını değil, mutfağı kontrol ediyor; ‘yemek var mı?’ diye.” Adnan’ın bağımlılığı, sadece kazanma hırsı değil. Aslında kaybettiği şeyi geri alma arzusu. Kendine olan saygıyı, ailesine verdiği sözleri, oğlunun gözlerindeki gururu. Ve ne kadar kaybederse, o kadar çok oynuyor. Çünkü bağımlı zihin yenilgiyi bir tamamlanma arzusu olarak yaşar. Kaybedince değil, “geri almak için” oynar. Ve tekrar kaybeder… Adnan bir gün ağlayarak dedi ki: “Ben kendimi inandırıyorum hocam. ‘Bu kez olacak’ diye. Olmuyor. Ama başka bir şey de yapamıyorum.” İşte kumarın en tehlikeli tarafı burada saklı: Sistem umut satar. Ve bağımlı olan kişi, her kayıpta bir daha satın alır o umudu. Evini, eşini, çocuğunu, kendini ipotek ederek… Ve biz hâlâ bu insanlara sadece “şans düşkünü” diyoruz. Hayır. Bu, sistematik bir ruh gaspıdır. Ve biz susarak bu sisteme ortak oluyoruz.
Bu dört vaka sadece istatistik değil. Toplumun içinde kaynayan ama sessiz kalan binlerce hikâyeden yalnızca birkaçı. Hepsinde ortak olan şu: Bağımlılık sadece bir zayıflık değil, bir ihmal zincirinin sonucu. Ve o zincir kırılmadıkça, bağımlı sayısı değil; bağımlılığın şekli değişir. “İnsan, kendini neyin esiri kıldıysa, onun kölesidir.”— Spinoza
Bağımlılık, sadece maddeye, şansa ya da ekrana değil… Bir boşluğa tutulmaktır. Sevilmekle sevilmemek arası bir sarkacın ucunda sallanmak gibi. Kimi zaman çocuklukta açılmış bir gedik, kimi zaman toplumun dayattığı güç ve hız saplantısıdır. Bir danışan şöyle demişti: “Bağımlı olmak, bir odanın ortasında tek başına kalmaktır. Ama duvarlar ses geçirmez.” Bu odalarda yıllarını geçiren insanlara sadece “iradesiz” demek… Kör bir adalettir. Çünkü irade, ancak anlamla beslenir. Ve anlamını yitirmiş bir hayatta, bağımlılık, insanı ayakta tutan tek yalancı kolon olur bazen. Ama her odanın bir kapısı vardır. Ve her kapının anahtarı da… O anahtar bazen bir terapistin sesidir. Bazen çocuğun çizdiği bir resim. Bazen sadece içten gelen şu soru: “Ben başka bir hayatı hak etmiyor muyum?”
Bağımlılıkla savaş, bir maddeyle değil, yokluğun kendisiyle yapılır. Yalnızlığı anlayan, duyguları yargılamayan, insana insan gibi dokunan bir sistem gerekir. Ve evet, bu zordur. Çünkü bizim toplumumuzda önce yargı gelir, sonra anlayış… Ama değişebilir. Bir sesle, bir kelimeyle, bir yüzle. “Karanlık ne kadar sürerse sürsün, sabah gelmekten vazgeçmez.”— Mevlânâ
Ve işte umut da burada doğar: Bir zamanlar elleri titreyerek gelen danışanlar, bir sabah çay bardağını tutarken gülümsemeye başlar. Bir anne, oğlunun gözlerine yeniden bakabilir. Bir baba, cebinde para değil, söz taşır artık. Ve bir genç, o ekranı kapatıp pencereyi açar… Çünkü yaşamak da bağımlılık yapabilir. Sevgi de… Anlam da… Bağ kurmak da… Ve biz bu bağı iyilikten yana kurarsak, işte o zaman bağımlılıklar değil, bağlar iyileştirir bizi.