Buse Köseer
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. SORU DEĞİŞTİĞİNDE AĞRI DA DEĞİŞİR: NEDEN BEN’DEN NE ZAMAN’A

SORU DEĞİŞTİĞİNDE AĞRI DA DEĞİŞİR: NEDEN BEN’DEN NE ZAMAN’A

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Neden benim başıma geliyor?’ sorusunu bir adım geriye çeksek, ne görürüz? Yaşadığın şey bir talihsizlik değil de, sana bir yerden seslenen bir iz olsaydı…
Başına gelmiş bir olaydan çok, seni bir noktaya çağıran bir işaret…
Ne dediğini hemen anlamak zorunda değilsin; ama çözmen gereken bir sır perdesi olabilir.

“Neden benim başıma geliyor?” sorusu, insanın kendini en savunmasız hissettiği yerden çıkar. Bu soru masumdur ama bir o kadar da yanıltıcı. Çünkü içinde gizli bir suçlama taşır. Sanki bir yerde yanlış yapmışsın, bir şeyi eksik bırakmışsın, fark edemediğin bir hata varmış gibi… Oysa çoğu zaman mesele hata değildir. Mesele, alışılmış bir yolun fark edilmeden tekrar edilmesidir.

Psikolojik olarak insan, tanıdığı duygulara yönelir. Acı bile olsa. Çünkü tanıdık olan, zihne göre öngörülebilirdir. Çocukluğunda sevgi sessizlikle gelmişse, yetişkinliğinde sessiz kalmayı sevgi sanabilirsin. Değer görmek için çabalaman gerekmişse, yorulmadan sevilebileceğine inanmak sana yabancı gelir. Sonra aynı insanlar, aynı sonlar, aynı kırılmalar gelir ve sen bunu kader zannedersin.

Danışanlarımdan biri, “Benim şansım yok” demeyi alışkanlık haline getirmişti. Hayatında hiçbir şey uzun sürmüyordu: ilişkiler, işler, umutlar… Kendini suçluyordu; yeterince iyi olmadığına, bir yerlerde eksik kaldığına inanıyordu. Oysa hikâyesine baktığımızda gördüğümüz şuydu: Hayatında kalıcı olan hiçbir şey olmamıştı. Beyni, gidenlere alışmıştı. Giden tanıdıktı. Kalan ise tehdit gibi geliyordu. Bu bir kusur değildi. Bu, bir zamanlar hayatta kalmasını sağlayan uyum biçimiydi.

Mitoloji bu durumu bizden çok önce anlatmıştı. Sisifos’un taşı…

Her defasında aynı yük, aynı yokuş, aynı düşüş. Anlatılar bunu çoğunlukla bir ceza olarak açıklar. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında başka bir hakikat görünür: Sisifos cezalandırılmaktan çok, alıştığı bir döngünün içinde tutulur.

Sisifos taşı nasıl iteceğini biliyordu. Nefesini nerede tutacağını, omzunu nerede dayayacağını, düşüşten sonra nasıl ayağa kalkacağını… Taş ağırdı ama tanıdıktı. Onsuz bir hayat ise bilinmezdi; yönsüz, kuralsız ve korkutucuydu. Bu yüzden mesele taşın ağırlığı değil, taşsız kalmanın yarattığı boşluktu.

İnsan da böyledir. Bazen acıyı iyileştirmek için değil, tanıdığı için taşır. Bilir o yükün canını yakacağını; yine de bilir. Ve çoğu insan için tanıdık olan, umut verici olandan daha güvenlidir. Bu yüzden bazı acılar bırakılmaz. Çünkü bırakmak, ilk kez gerçekten yürümek demektir. Ve herkes, özgürlüğün o sessiz sorumluluğunu taşımaya hazır değildir.

İşte tam bu noktada soruyu değiştirmek gerekir. “Neden benim başıma geliyor?” sorusu insanı içe kapatır. O soru, çözüm üretmez; yargı üretir. Oysa iyileştirici soru şudur: Ben bunu ne zamandır böyle yaşıyorum? Bu bana ne zaman normal gelmeye başladı?

Tarihe baktığımızda da benzer bir yanılgı görürüz. Güçlü olanların, dayanıklı görünenlerin hikâyesi tarih boyunca tekrar eder. Marcus Aurelius, imparatorluğun en zor dönemlerinden birinde tahta geçtiğinde, yükü paylaşmak yerine onu sessizce taşımayı seçmişti. Kendime Düşünceler eserinde ne zaferden çok söz eder ne de gücünden; daha çok dayanma hâlini anlatır. Çünkü güçlü olmak, çoğu zaman yardım istememeyi öğretir. 

Jeanne d’Arc’ın hikâyesi de farklı değildir. Onun sorgu kayıtları ve mahkeme tutanakları, taşıdığı “ilahi görev”i nasıl tartışmasız bir kader gibi benimsediğini gösterir. Henüz bir çocukken kendisine yüklenen anlamı sorgulamak yerine taşımayı seçti; kurtarıcı rolü, onu korumadı. Yük ağırlaştıkça yalnızlaştı ve sonunda ateşe tek başına yürüdü.

Nikola Tesla’nın mektupları ve biyografileri, çağının çok ötesinde bir zihnin nasıl sessiz bir yalnızlığa itildiğini anlatır. Üretkenliği arttıkça insan ilişkilerinden çekildi; yardım istemek yerine içe kapanmayı seçti. Dehası yüceltildi ama yükü paylaşılmadı. Yalnızlık, onun çalışkanlığının ve dayanıklılığının görünmez bedeliydi.

Halide Edib ise anılarında (Mor Salkımlı Ev, Türk’ün Ateşle İmtihanı) bir ülkenin sesini taşırken kendi yorgunluğunu nasıl susturduğunu anlatır. Mücadele eden kadın figürü, ona alan açmaktan çok daha fazla sorumluluk yükledi. Güçlü durmak, çoğu zaman kendinden vazgeçmek anlamına geldi.

İnsanlar başlarına gelenleri de çoğu zaman karakterleriyle açıklar: “Ben güçlüyüm, o yüzden bana oluyor.”

Evet, bazen gerçekten olur. Çünkü güçlü olmak, yardım istememeyi öğretir. Dayanıklı olmak, sınır koymayı geciktirir. Sessizce taşımayı bilen insanlar, hayatın yükleri tarafından daha sık seçilir. Bu bir ceza değildir. Bu, boşluk bırakmamayı öğrenmiş olmanın bedelidir.

Peki insan gerçekten güçlü olduğu için mi bu yükleri taşır, yoksa taşımayı öğrendiği için mi ona bırakılır?

Bu yazı sana şunu söylemek için yazılmadı: “Bu bir ders, al ve geç.” Hayır. Acı küçümsenmez. Ama şunu net söylemek gerekir: Kendini yanlış yerden suçladığında, işareti de yanlış okursun. Olan biten her şey senin yüzünden olmadı. Ama her şey sana bir şey anlatmaya çalışıyor.

Çözüm, geçmişi silmekte değil. Çözüm, kendini mahkûm etmeyi bırakıp tanık olmaya geçmektir. Kendine şu cümleyi kurabildiğinde bir eşik aşılır:
“Bu benim suçum değil ama bu benim fark etmem gereken yer.”

Belki de yaşadığın şey, başına gelen değil.
Belki de iz, seni hep aynı yere getiren yolu gösteriyordur.
Ve insan, ancak yolu gördüğünde yön değiştirebilir.

SORU DEĞİŞTİĞİNDE AĞRI DA DEĞİŞİR: NEDEN BEN’DEN NE ZAMAN’A
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!