Zübeyde KORKMAZ

Timuçin’in Tarihsel ve Psikolojik İncelemesi

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Timuçin’in Zorlu Yaşamı

Timuçin; bir boy beyi olan Yesügey Bahadır ile Unggirad boyu üyesi Höelin’in oğlu olarak 1167 yılında, bugün Moğolistan sınırları içerisinde yer alan Onon Nehri yakınlarında dünyaya geldi. Timuçin henüz dokuz yaşındayken babası Yesügey Bahadır, Moğol geleneklerine uyarak oğluna uygun bir gelin seçmek için Unggirad boyuna konuk oldu. Oğlu Timuçin, Börte adında bir kızı kendisine gelin olarak seçti ve ilerleyen yıllarda evlenmek üzere sözleştiler. Yesügey, yine Moğol gelenekleri gereğince oğlunu gelinin ailesinin yanında bırakmak zorundaydı. Bahadır, dünürleri ile anlaştıktan sonra oğlunu orada bırakarak yurduna geri dönmek üzere yola çıktı. Yolda, kendi boyu ile sürekli çatışma halinde olan Tatarlarla karşılaştı. Tatarlar, yol yorgunu olan Yesügey’e, içine etkisini ağır ağır gösterecek bir ağu koydukları bir tas süt -başka bir rivayete göre su- ikram ettiler. Ancak ağu etkisini beklenenden çabuk gösterdi ve Yesügey yolda ağırlaştı. Ailesinin yanına ulaşmış olsa da Yesügey kurtarılamadı. Böylece Timuçin çok küçük yaşta yetim kaldı. Babasının ölümü üzerine Timuçin yurda geri dönmesi için çağrıldı. Timuçin, babasının yerine geçeceğini düşünerek boyuna vardı. Fakat kabilesi onu önemsemedi, ciddiye almadı hatta onunla alay edildi. Boyu, Höelin’in yakarışlarına aldırmadan kendilerini bozkırın ortasında yapayalnız bıraktı. Üstelik bununla da kalmadılar; Yesügey’ in akrabaları Timuçin’in ailesinin sürülerini ve mallarını alarak onları terk etti. Timuçin, annesi Höelin ve kardeşleri ile koca bozkırın ortasında yapayalnız kaldı. Yaban meyveleri toplayarak, avlanarak ve bazen de balık yakalayarak sefil bir durumda yaşam savaşı vermeye çalışıyorlardı. Öyle ki, atları bile yoktu. At, özellikle bozkır toplumları için bir vazgeçilmezdi. Bir gün Timuçin, kardeşleriyle birlikte balık tutmak amacıyla nehir kıyısına gitti. Balık tuttukları sırada üvey kardeşi Bekter, gizlice Timuçin’in kovasından bir balık ve bir kuş çaldı. Timuçin bunu gördü ve kardeşini bir okla vurarak orada öldürdü. Birtakım araştırmacılar bu olayı kardeşlerin verdiği yaşam mücadelesine bağlarken, birtakım araştırmacılar da aslında Timuçin’in gelecekte kendisine rakip olabilecek birini ortadan kaldırdığını öne sürer. Bu çalışma da Timuçin’in bu küçük olayı bahane ederek, aslında potansiyel rakip olarak gördüğü kardeşini tamamen siyasi amaçlarla ortadan kaldırdığını savunmaktadır. Timuçin bu sıralarda rakip boylar tarafından sürekli olarak kaçırılmış ve oradan oraya sürüklenmiştir. Bazı araştırmacılar, Timuçin’in sürekli olarak kaçırılışını üvey kardeşinin boyunun ondan öç alma isteği ile açıklarken, bazıları da akrabalarının Timuçin’in gelecekte kendilerinden öç alma olasılığına karşın, onu kaçırıp ortadan kaldırarak bunun önüne geçmek istediklerini öne sürer. Timuçin çoğu zaman bozkırda tek başına yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Ailesinin yanına dönmeyi başarsa bile farklı boylar ve akrabaları tarafından tekrar kaçırılıyordu. Ancak o, hiçbir olumsuz olay karşısında yılmıyor, mutlaka ellerinden kurtulmanın bir yolunu buluyordu. Bu zorlu süreçte Camoka adlı bir çocuk ile tanıştı ve aralarında “anda” adı verilen kan kardeşliği bağını kurdular. İleride bu iki kan kardeş savaşmak zorunda kalacaktı. Aslında bu iki kardeş, öz kardeşten daha yakın idi. Ancak söz konusu iktidar olduğunda, ikisi de hiçbir biçimde yönetimde ikiliği onaylamadı ve aralarında son derece kanlı savaşlar meydana geldi. Oysa Timuçin’in karısı Börte, Merkitler tarafından kaçırıldığında onu Camoka’nın kurduğu askerî birlik ile kurtarmışlardı ve Camoka Timuçin’e kendi birliğini oluşturma konusunda büyük yardımlarda bulunmuştu. Camoka, kan kardeşini, ona yapılan hakareti kendisine yapılmış sayacak kadar çok seviyordu. İki kardeş arasında yapılan savaşlar sırasında bazen yenilip bazen yenen Timuçin, en sonunda kan kardeşini tümüyle bertaraf etmiş, Camoka’nın Moğol geleneklerine göre ölmek istemesi üzerine onu tüm kemiklerini kırdırarak idam ettirmiştir. Ayrıntıları, savaşları ve nedenlerini uzun uzun anlatmanın okuyucuyu asıl konudan uzaklaştıracağından, bu konu hakkında daha fazla ayrıntıya yer verilmemiştir. Bozkırda dağınık haldeki boyları ve onların topraklarını egemenliği altına alarak büyük askeri ve siyasi başarılar elde etmiş olan Timuçin, en büyük rakibinin de ortadan kalkmasıyla “Cengiz Han” unvanını almıştır. 

 Timuçin’in Psikolojisi Hayal Kırıklığı ve Öfke

 Timuçin’in psikolojisine biraz göz atmak, onu daha iyi anlamaya yardımcı olacaktır. Timuçin özellikle akrabalarına ve boyuna oldukça kırgındı. Bu kırgınlık; beraberinde hayal kırıklığını, hayal kırıklığının yıkıcı etkisi öfkeyi, öfke ise bu eziklik duygusu ile onda öç alma isteği doğuruyordu. Timuçin, insanların neden bu kadar nankör, sadakatsiz, vefasız ve acımasız olduğunu anlayamıyordu. O, kabilesine liderlerinin emaneti olan yetim bir çocuktu ve en büyük desteği onlardan bekliyordu. Ancak akrabalarının ona düşmanca davranmaları, Timuçin’i derinden sarsmıştı. Timuçin sürekli olarak kendince Moğollar arasında niçin bir düzen ya da yasa olmadığını sorguluyor, zaten Orta Asya’da kurulan büyük Türk devletlerinin egemenliği altında yaşam süren küçük bir azınlık olan Moğolların, birbirlerine kenetlenip büyümek yerine niçin kabileciliğe kurban giderek sürekli birbirleriyle çatışıp kendi kendilerini yok ettiklerini anlayamıyordu. Timuçin’e göre Moğolları ancak katı yasalarla gelecek bir düzen kurtarabilirdi. Ayrıca, kendi soylarını kıran gereksiz kan davaları ile dökülen kardeş kanı ve kabilecilik derhal ortadan kalkmalı ve tüm Moğollar bir bayrak altında toplanmalıydı. Aksi halde Moğollar kendi kendilerinin sonunu getirecekti. O, sürekli olarak düşünüyor, sorguluyor, çözüm arıyordu. Timuçin, birbirini öldürmek için yarışan yetişkinlerin göremediği, soyu ve geleceği tehlikede olan Moğol ırkının kötü durumunu net bir biçimde görebiliyordu. Peki, asıl konuya gelecek olursak, hayal kırıklığına uğrayan bir kişi nasıl davranır? Ne tür kararlar alır? Hayal kırıklığı yaşayan kişi niçin öfkelenir? Bu öfke, kişiyi nasıl karşı konulmaz bir öç alma isteğine sevk eder? Çalışmanın ilerleyen kısımlarında, Cengiz Han’ın katı ve acımasız olduğu kadar sadık, affedici ve hak edeni ödüllendirici olduğu ayrıntılarıyla açıklanacaktır. Öncelikle hayal kırıklığının nedenlerini ve bunun temelinde nelerin yer aldığını incelemek yararlı olacaktır. Hayal kırıklığı; stres, özgüveni azaltan aşağılama, dışlama ve görmezden gelme gibi nedenlerle kişide yer edinir. Yukarıda bahsedildiği gibi Timuçin’in akrabaları ve boyu onu hor görmüştü. Aşağılamış, hırpalamış hatta onunla alay etmişlerdi. O, kabile reisinin oğlu olarak ciddiyetini ve kararlılığını göstermeye çalışsa da boyu tarafından asla ciddiye alınmamış hatta babasının akrabaları tarafından ailesinin sürüleri ile malları çalınmıştı. Yukarıda da birtakım araştırmacıların Timuçin’in sık sık kaçırılışının nedenini, akrabalarının Timuçin büyüdüğünde kendilerinden öç almak isteyip hepsini öldürme girişiminde bulunacağını düşünerek, onu henüz çocukken ortadan kaldırmak amacıyla kaçırmış olabileceklerini öne sürdükleri belirtilmişti. Hayal kırıklığı, olumlu çabaların yoğunlaştırılması bakımından hem yapıcı hem de bunalım ve öfkeye yol açması bakımından kişide yıkıcı bir etki bırakır. Timuçin tüm bu olaylardan sonra büyük olasılıkla yalnızca akrabalarına değil katı ve koyu bir hırsla, üzüntü ve öfke duygusuyla karışmış bir saldırganlıkla tüm dünyaya kendini kanıtlama kararı almıştır. Peki, gerçekten de Timuçin böyle bir karar almış mıydı? Aldıysa bile bu karar nasıl anlaşılabilir? Bunun yanıtı, Timuçin’in Cengiz olduktan sonraki tutum, davranış ve yaşamında gizlidir. Hayal kırıklığı; açıklanamayan saldırganlık, takıntılar ve kompleksler, insan ilişkilerinde bozukluk ve iletişimsizlik ile sonuçlanır. Kişi, dünyadan kopmuş, korkmuş, kaygılı, kuşkucu ve güvensizdir. Hiç kimseye güvenemeyeceğini ve insanlarla arasına duvar örüp onlarla herhangi bir bağ kurmayarak kendisini koruması gerektiğini düşünür. İşte bu güvensizlik, kaygı ve korku insanlarla ilişkide saldırganlıkla kendini dışa vurur. Bazı insanlar hayal kırıklığına dirençli iken, bazı insanlar dirençsizdir ve kendilerini bu ağır duyguya teslim ederler. Peki, Cengiz Han gerçekten de göründüğü kadar duygusuz muydu? Acaba onun bu acımasızlığı, bazı şeyleri gizlemek amacıyla kullandığı bir maske miydi? Psikolojiye göre; sevgi görmemiş, aşırı duygusal ve tinsel olarak zayıf insanlar hayal kırıklığına direnç gösteremezler. Hayal kırıklığına dirençsiz insanlar, duygularını kontrol etmekte zorlanırlar. Oldukça dürtüsel, refleksleri gelişmiş, sabırsız ve aşırı talep kârdırlar. Gereksinimlerini anında karşılamak isterler. Bu nedenle istedikleri şeyleri beklemek\bekletmek ya da ertelemek\geciktirmek zorunda kalmak; öfke atakları, toplumdan kendini soyutlama, inzivaya çekilme ve ağır bunalımla kendini gösterir. Bu kişiler, yoğun anksiyete ve kaygıya eğilimli, isteklerin anında elde edilememesinden dolayı sürekli olarak gergin ve daima çatışmaya hazırdırlar. Her şeyin kendi çevrelerinde döndüğüne, istedikleri her şey almayı hak ettiklerine ve her şeyin en iyisine layık olduklarına inanırlar. Bu nedenle olumsuz yanıttan asla hoşlanmazlar ve herhangi bir karşı koymanın, bir engelin ya da bir sınırın kendilerine haksızlık olduğunu düşünürler. İstedikleri her şeyin kendilerine verilemeyeceğini ya da diledikleri her şeye ulaşamayacaklarını anlayamazlar. Hiçbir konuda esnek değildirler ve herhangi bir şeye\kişiye uyum sağlayamazlar. Oldukça radikal düşünürler. Bir şey ya aktır ya da karadır. Gri değildir. En ufak bir zorluk karşısında güdülenmeleri kolayca düşer. İstekleri derhal yerine getirilmezse karşı tarafı incitmeye yönelik manipülasyonlara girişirler. Tarihsel bağlamda Cengiz’in tutumuna bakıldığında; davranışlarının, aşırı duygusallık nedeniyle altından kalkamadığı hayal kırıklığının sonuçları ile örtüştüğü görülür. Bilindiği üzere Cengiz, kendisine karşı konulmasına, “hayır” denmesine, olumsuz bir dönüt almaya asla tahammül edemez ve o kişiyi affetmemek üzere ağır bir biçimde cezalandırırdı. Bu ceza genellikle ölüm olurdu. Buhara’nın yakılıp yıkılması buna verilebilecek onlarca örnekten yalnızca biridir. Bu öfkeyi ve katılığı, gücüne gölge düşüreceğini varsaydığı duygusallığına karşı bir maske olarak kullanıyordu. Cengiz acımasız olduğu kadar, kendisini karşı koymadan tanıyanlara oldukça yumuşak ve cömert davranırdı. Sadık ve dürüst insanları yüksek meblağ ve makamlarla ödüllendirirdi. Sorgu sırasında kendi canı için efendisini ya da kralını ele verenleri asla affetmez, orada öldürtürdü. Canı için efendisini satandan kendisine hayır gelmeyeceğini düşünürdü. Bugün Cengiz için efendisini ele veren, yarın başkası için de Cengiz’i ele verebilirdi. Üstelik bu davranış büyük bir sadakatsizlik örneğiydi. Bu nedenle ülkesini teslim etmek istemeyenler Cengiz’den gördüğü gazapla ondan nefret ederlerken, kendi istekleri ile Han’ın yönetimi altına girenler onu çok severlerdi.

Öç

 Psikolojiye göre öç almanın yöntemlerinden biri, kendini kanıtlamaktır. Cengiz kendini hor gören dünyaya kendini kanıtlamak ve karşısında diz çöktürmek istiyordu. Virginia Üniversitesi’nden David Chester, şiddet içeren bir saldırıdan önce başka birtakım şeylerin devreye girdiğini fark etti. Chester, tetikleyici etken ile buna tepki olarak gösterilen saldırı arasındaki duygu geçişlerine “psikolojik aracılar” adını veriyor. Örneğin, aşağılayıcı bir davranış karşısında saldırgan bir tepki vermenin nedenini öç alma duygusuna bağlıyor. Chester’ın araştırmaları, aşağılanan ve sosyal çevreden reddedilen bir insanın duygusal acı çektiğini ve buna saldırgan bir biçimde tepki gösteren kişilerde beynin acı ile ilintili bölgelerinin çalışmaya başladığını söylüyor. Reddedilme başlangıçta acı verse de öç alma fırsatı ele geçirildiğinde; bu acı, zevk ile yer değiştiriyor. Saldırgan bir tutum gösteren kişilerin beyinlerindeki ödül bölgesi, öç almanın verdiği tatlı zevkle harekete geçiyor. Yani öç almak, insanın beynindeki ödül bölgesini aktifleştiriyor. Cengiz önceleri kendini kanıtlamak için öç alırken, büyük olasılıkla bu tuhaf hazza karşı koyamadı ve davranışları artarak daha da saldırgan ve yıkıcı bir hal aldı. Öç almak öfkeyi azaltmak yerine daha da körükler. Kişi konuyu sürekli düşünür. Düşündükçe daha çok öç almak ister. Bu bir süre sonra kısır döngüye girer ve işler çığırından çıkar. Bu insanlar öç almaya devam etmediklerinde küçüldüklerini sanırlar. Öç almaya bir kez başlandığında zamanla orantısızlaşabilir ve büyük yıkımların habercisidir. Tıpkı Cengiz’in yaptığı gibi. Bir de önleyici olarak öç alma korkusu vardır. Kötü bir şey yapmayı isteyen insanlar ileride kendisinden öç alınabileceğinden korkar. Buna belki Cengiz yasalarından bir örnek verilebilir. Cengiz, tutsakların kaçması ile ilgili sıkı önlemler almış ve katı kurallar koymuştur. Çünkü kendisi zamanında birçok kez tutsak edilmiş ve hepsinden de kaçıp kurtularak 40 milyon insanın celladı olmuştur. Ancak elbette bütün bu travmalar ve psikolojik sorunlar Cengiz’in yaptığı katliamları asla meşrulaştırmaz. Moğollar, Cengiz dönemine kadar köklü bir devlet kuramayıp yıllarca Türk devletlerinin egemenliği altında yaşamışlardı. Öyleyse, Moğolların dünyanın üçte ikisini egemenlikleri altına almaları için, Cengiz’in diğerlerinden farklı olarak yaptığı şeyler nelerdi? Cengiz ulusunun hızla yayılmasının ardında yatan nedenler nelerdi?

 Cengiz Ulusunun Hızla Yayılmasını Sağlayan Etmenler

Timuçin’in zorlu yaşamı, onun karakter inşasında önemli rol oynamıştır. Cengiz’in devletinin bir dünya imparatorluğu olması, kendisiyle doğrudan ilişkilidir. Kendisi öldükten sonra devletinin parçalanma sürecine girmesi bunu kesin olarak kanıtlamaktadır. Güçlü bir devletin temelinde mutlak otorite olduğu herkesçe bilinir. Mete Han, Attila, Alparslan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail, Timur, IV. Murad gibi hükümdarlar, mutlak güç ve otoriteleriyle tanınan hükümdarlardır. Onlar hiçbir zaman iktidarlarına ortak kabul etmemişlerdir. Onlar, ödün vermeden benimsedikleri merkezi yönetim biçimi ile devletlerine en parlak dönemleri yaşatmışlardır. Cengiz de merkezi otorite yönetimini özümsemiş, yönetimde ikiliğe asla fırsat vermemiştir. Yaşadıkları onu; asla yılmayan, korkmayan, kurallarından ödün vermeyen, sadakate, liyakate büyük önem veren ve çelik gibi bir iradeye sahip biri kılmıştır. Korku, tereddüt ve yitirilecek herhangi bir şeye sahip olmak, insanı yavaşlatan en büyük unsurlardandır. Oysa Timuçin’in yitirecek pek bir şeyi yoktu. Bu nedenle hiçbir şeyden korkmamayı öğrenmişti. Çünkü çoğu zaman koca bozkırın ortasında yalnız başına yaşam savaşı veriyordu. Silahı, atı ve yiyeceği yoktu. Hayatta kalmak zorundaydı. Orta Asya halkları arasında yaygın bir inanç vardı. Gök gürler ve şimşek çakarsa; bu, Gök Tengri’nin öfkelendiği anlamına geliyordu. Ancak o bundan da korkmamayı öğrenmişti. Çünkü sağanak yağmur altında sığınabilecek yer bulamadığı zamanlarda korkmak ona bir yarar sağlamıyordu.

Öğrenilmiş Çaresizlik

Cengiz Ulusu’nun yayılmasını kolaylaştıran etmenler arasında belki de en etkilisi budur. Birçok yönetici de dahil askerler ve halk, Moğol ilerleyişi karşısında çaresiz olduklarına inanmışlardı. İbnü’l Esir’in görüşüne göre -Batı Asya ve Yakın Doğu’da- Moğollara karşı direnebilecek bir hükümdar olmamasının nedeni, Alâeddin Muhammed Harezmşah’ın çevresindeki tüm devletleri yıkarak onların topraklarını kendi sınırları içerisine katmasıdır. Muhammed Harezmşah, Moğollar ile kendi devleti arasındaki tüm tampon yönetimleri yıkarak, aslında farkında olmadan Moğolları kendisine yaklaştırmıştır. Aynı hatayı Celaleddin Harezmşah’ı 1230’da Yassıçemen’de yenilgiye uğrattıktan sonra onun topraklarını Türkiye Selçuklu Devleti’ne katan Sultan I. Alâeddin Keykubad da yapmıştır. Celaleddin’in elinde bulundurduğu Tiflis, Ahlat, Van, Bitlis, Adilcevaz ve Malazgirt gibi kentleri alıp, Türkiye Selçuklu Devleti ile Moğollar arasında bir tampon devlet görevi gören Harezmşahları ortadan kaldırarak, farkında olmadan Moğolların Anadolu’ya gelişini kolaylaştırmıştır. Alâeddin Muhammed konusuna dönersek, onun ilhak ettiği topraklardaki başarılı komutan ve yöneticiler artık söz sahibi olmadığından, Moğollar Harezm Devleti’ni istila etmeye başladığında Türkistan coğrafyasında kendisinden başka söz ve güç sahibi kimse yoktu. 1220’de Moğollarla karşı karşıya geldikleri ilk savaşta, kendisinden daha öngörü sahibi olan oğlu Celaleddin’i inadı yüzünden dinlemeyerek yaşamının son büyük hatasını yapmıştır. Oğlu Celaleddin yetişmeseydi büyük olasılıkla Sultan Alâeddin ya Moğollara tutsak olacaktı ya da yine onlar tarafından öldürülecekti. Semerkant Moğollar tarafından ele geçirildiğinde esnaf ve sanatkârlar ile kadınlar ve çocuklar dışındaki herkes kılıçtan geçirildi. Sultan Alâeddin Muhammed ise iki kez askeri destek göndermekten başka bir şey yap(a)mamıştı. Çünkü Cengiz ile karşı karşıya geldiklerinde yaşadıkları onu derinden etkilemişti ve artık direnme girişiminde bulunma cesareti gösteremiyordu. Yalnızca sultan değil sultanın askerleri de karşı koymaya cesaret edemiyorlardı. Sultan Alâeddin Muhammed’in destek için gönderdiği askerler Semerkant’a girmeden geri döndüler. Alâeddin Muhammed, Buhara ve Semerkant halkına kendisi gelene kadar Moğollara direnç göstermeye devam etmelerini, kendisinin asker toplayarak en kısa sürede geri geleceğini söylemişti ancak Alâeddin Muhammed Belh’e çekilerek olanları izlemekten başka bir şey yapmadı ve halkının yanına hiçbir zaman dönmedi. Bazı araştırmacılar Moğolların katliam, tecavüz, işkence, yağma ve tutsak alma gibi eylemleri insanlara çaresizliği ve karşı koymamayı öğretmek için özellikle yaptıklarını öne sürmektedirler. İnsanlardaki bu öğrenilmiş çaresizliğin somut örneklerini İbnü’l Esir güçlükle kaydetmektedir: Bir Moğol askeri, kalabalık bir erkek grubunun bulunduğu bir sokağa girerek hepsini tüketene kadar tek tek öldürmüş. Bu erkeklerden bir tanesi bile karşı koymaya yeltenmemiştir. Buna benzer başka bir olay 1220 yılının kasım ayında yaşanmıştır. Bir Moğol oldukça kalabalık bir mahalleye girmiş ve sırayla art arda herkesi öldürmüş, bu sırada ona direnmek amacıyla kimse hiçbir şey yapmamıştır. Başka bir örnek bu kez bir Moğol kadını üzerinden. Bir Moğol kadını rastgele bir eve girerek tüm ev halkını öldürmeye başlamış. Yine kimse bir şey yapmazken, biri karşı koymuş ve o Moğol’u orada öldürmüştür. Bir gün bir Gürcü İbnü’l Esir’in yanına gelmiş ve ona demiş ki, “olur da bir ulak Moğolların tutsak edildiğini söylerse sakın ha inanmayın ama öldürüldüklerini söylerlerse inanabilirsiniz çünkü Moğollar savaşmaktan vazgeçmez ve hiç kimseye asla tutsak olmazlar.” O Gürcü, bunları kendi tanık olduğu bir olaya dayanarak anlatmaktadır. Onlar bir gün bir Moğol’u tutsak almışlar. Moğol da attan atlayıp başını kayalara vurarak kendi yaşamına son vermiş. Tutsak olmaktansa ölmek yeğ imiş. Bir başka ve son örnek de Erciş’ten. Bir Moğol Erciş’te birini tutsak alarak öldürmek istemiş ancak yanında herhangi bir kesici gereç bulunmuyormuş. O tutsağa başını yere koyup kendisi dönene kadar kıpırdamamasını emretmiş. Tutsak tuhaf bir biçimde Moğol’un sözünü dinleyerek onun dönmesini beklemiş, sonunda Moğol bir kılıçla geri dönerek tutsağın başını gövdesinden ayırarak öldürmüştür.

Meritokrasi 

Türk Dil Kurumu’na göre meritokrasi, “kişilerin yetenek ve bireysel üstünlüğüne dayanan yönetim biçimidir.” Genel olarak bakıldığında meritokrasi; kimseyi konumuna, parasına ya da ailesine göre kayırmaksızın, işi ehline, layık olana vermek demektir. “Meritokrasi; kavramsal ve ahlaki olarak, kişinin sosyal konumunun doğum tarafından belirlendiği kalıtsal aristokrasi gibi sistemlerin tersi olarak sunulur. Meritokrasi, zenginlik ve avantaj ile dış olayların tesadüfi sonucu değil, liyakatin haklı tazminatıdır.” Oxford sözlüğüne ve Littler’a göre meritokrasi, “rekabetçi bir eğitim sisteminde liyakat temelinde kişiler tarafından seçilen bir hükümet; böyle yönetilen bir toplum, yönetici veya etkili eğitimli bir sınıf insandır.” İngiltere merkezli Meritocracy Party beş maddelik bir manifesto yayınlamıştır. Buna göre;

• Kayırmacılık yoktur. Ailenin değil, kişinin kim olduğu önemlidir.

• Yandaşçılık yoktur. Başkalarının ne yapabildiği değil, kişinin ne yapabildiği önemlidir.

• Ayrımcılık yoktur. Cinsiyet, ırk, din, yaş ve geçmiş önemsizdir. Yetenek her şeydir.

• Eşit olanaklar vardır. Kişi, herkesle aynı noktadan başlar ve yeteneklerinin onu götürdüğü yere kadar gider.

• Tatminkâr erdemler vardır ve en başarılı insanlar, en yüksek tatmine erişirler.

Cengiz, meritokrasiye yani liyakate dayalı yönetime büyük önem veriyordu. Özellikle ordusuna liyakatli erkekleri alıyordu. Bir kenti ya da bölgeyi ele geçirdiğinde, orada savaşa uygun çeviklikte olan gençleri; diline, inancına, ırkına bakmaksızın kendi ordusuna katıyor ve hak edeni hak ettiği kadar ödüllendiriyordu. Ordusuna alacağı erkeklerde aradığı iki özellik vardı; liyakat ve sadakat. Ayrıca Cengiz, sarsılmaz bir ordu düzeni için hiyerarşinin ne denli gerekli olduğunu biliyor ve bu nedenle ordusunu bir Türk askeri teşkilatlanma tarzı olan onluk sistemle yönetiyordu. Ordusunun ilk ve aynı zamanda en büyük bölüğü, on bin kişiden oluşan bir askeri birlik olan “tümen” idi. Daha sonra yüz bin kişiden oluşan “cağun” birliği, ondan sonra da on kişiden oluşan “arban” birliği geliyordu. Bu birliklerin başına “noyan” adı verilen komutanlar atanıyordu. Unutulmamalıdır ki, Orta Asya’da yalnızca küçük bir azınlık olan Moğolların, askeri ve siyasi alanda yükselerek güç kazanabilmesi için, Orta Asya’nın siyasal, sosyal ve nüfus bakımından egemen toplumu olan Türklerin desteğini alması gerekiyordu. Bu nedenle Cengiz’in imparatorluğu büyük oranda Türklerden oluşuyordu. Kendi soyunun da bağlı olduğu Moğollar azınlık durumundaydı. Yönetimde, sarayda, eğitimde, ticarette ve daha pek çok alanda Türkler her görevde ve her yerde görülebilirdi. Örneğin Cengiz, Nayman sarayında yazıcılık görevi yapan bir Uygur olan Tata-Tonga’yı saray yazıcısı olarak göreve almış ve Uygur yazısını çocuklarına öğretmesini istemiştir. Özellikle ordunun büyük bölümü ve komutanların çoğu Türklerden oluşuyordu – kendisinin Türk olduğu varsayımları asılsızdır-. Cengiz, Han olmadan çok önceleri de Türklerin desteğine muhtaç idi. Bu, Moğolistan’da yerel bir Türk topluluğu olan Kerayitlerin yöneticisi Tuğrul ile ittifak yaparak, ondan aldığı büyük askeri ve parasal destekle açıkça görülebilir. Cengiz’in dil, inanç ve ırk gözetmeksizin meritokrasiyi üstün tutarak her işi ehline vermesi ona büyük yarar sağlamıştır. İstihbarat Ağı, Posta Örgütlenmesi ve Casusluk Etkinlikleri Cengiz’in, Çin’i almak için yaptığı hazırlıklar sırasında, onunla aynı hedefe yönelen bir hükümdar daha vardı: Harezmşah hükümdarı Alâeddin Muhammed Harezmşah. Cengiz, Alâeddin Muhammed’in ününden haberdardı. Bu nedenle onun düşünce ve tutumunu tartmak amacıyla 1216 yılında altın, yeşim taşı, doğal ve değerli taşlardan ve birtakım giysilerden oluşan armağanları Harezmşah hükümdarına gönderdi. Bu armağanlara Cengiz tarafından bir de mektup bırakılmıştı. Cengiz, mektupta Alâeddin Muhammed Harezmşah’a “oğlum” diye hitap ediyor, kendisinin Çin’i ve kuzeyindeki Türkleri egemenliği altına aldığını biliyor olmasını umuyor, askerlerinin karınca kadar çok olduğunu, topraklarının yeteri kadar genişlediğini ve başka topraklara gereksinimi olmadığını, bu nedenle aralarında bir ticaret anlaşmasının ikisinin de yararına olacağını düşündüğünü bildiriyordu. Bunun bir meydan okuma ve bir aşağılama olduğu çok açıktır. Yine de 1218 yılında Harezmşah Devleti ile Moğol İmparatorluğu arasında bir ticaret anlaşması yapıldı. Cengiz, 450 kişiden oluşan bir casus grubunu tacir kılığına sokarak Harezm ülkesine gönderdi. Ancak bu casuslar, bir sınır kenti olan Otrar’a ulaştıklarında kentin valisi İnalçuk Hayır Han, onlardan kuşkulanarak hepsinin başını kestirtti. Bu olay üzerine Cengiz Han, öldürülenlerin tazminatını istemek için üç kişiden oluşan elçilik heyetini Harezmşah sarayına gönderdi. Bu üç elçiden biri öldürüldü, öbür elçiler ise sakalları yakılarak Moğol İmparatorluğu’na geri gönderildiler. Bu, Cengiz’in casusluk etkinliklerine bir örnektir. Ancak şunu eklemek gerekir ki; Cengiz’in bu örnekteki gibi başarısızlıkla sonuçlanan casusluk etkinlikleri yok denecek kadar azdır. Cengiz, Harezmşah hükümdarının bu davranışlarına karşı 1220 yılının mart ayında Buhara kentinin tümünü yağmalayarak yok etti. Binlerce kadın ve çocuk, Moğol erkeklerine hizmet etmek üzere tutsak alınarak Moğolistan’a gönderildi. Cengiz Buhara’ya girdiğinde şehirde dolaşırken Ulu Cami’ye rastladı ve caminin güzelliğine hayran oldu. Camiyi saray sanarak yanındaki Müslümanlara bu yapının sultanın sarayı olup olmadığını sordu, onlar da “hayır burası Allah’ın evidir” dediler. Nagehan Güler’in aktardığına göre Cüveyni, Moğolların caminin içinde çığlıklar atıp tuhaf sesler çıkararak şarap içtiklerini, Kur’an sayfalarını Moğol atlarının çiğnediğini kaydeder. Yine Nagehan Güler’in aktarımı ve Cüveyni’nin kaydıyla, bu olaya tanık olan Emir İmam Celaleddin Ali b. el-Hasan er Rindi, Fakih Rükneddin Mesud İmamzade’ye eğilip sessizce şöyle dedi: “Karşılaştığımız bu durum nedir böyle? Bu yaşadıklarımız gerçek mi yoksa bir düş mü?” Rükneddin Mesud şöyle yanıt verdi: “Sus, Allah’a minnetsizlik yeli esiyor, artık konuşmak yarar sağlamaz.” İbnü’l Esir kentin ele geçirilişi ile ilgili; o günün korkunç bir gün olduğunu, Buharalı kadınların Moğollar arasında elden ele dolaşıp paylaştırıldığını, Moğolların kadınların ırzına saldırdıklarını ve bu zulme karşı koyanların şehit edildiğini, şehit olanlar arasında fakih İmam Rükneddin İmamzade ve oğlu ile kentin kadısı Sadreddin Han’ın da bulunduğunu derin bir üzüntüyle anlatır. Cengiz, ele geçirdiği kentlerden birkaç kişinin sağ olarak kaçıp kurtulmasına izin veriyordu. Böylece onlar Han’ın yaptığı zulümleri başkalarına anlatarak onun ününü ve gücünü yayacaklardı. Cengiz, bunu başkalarına yolladığı bir istihbarat bilgisi ve caydırıcı bir araç olarak görüyordu. İstila için gideceği toplulukların bunları çoktan duymuş olacağına ve kendisine karşı koymadan teslim olacaklarına inanıyordu. Nitekim Cengiz düşüncesinde haklıydı ve bu taktik gerçekten de işe yarıyordu. İşte birkaç somut örnek: Cengiz, Kuzey Çin’i ele geçirmek için oraya vardığında Burhan Han Cengiz’e Çaha adında bir prenses ile türlü armağanlar sunarak şöyle dedi: “Biz eskiden beri Cengiz Han’ın ününü duyarak korkuyorduk. Şimdi ise onun kudretli kişiliği kendimize yaklaşınca yüceliğinden titriyoruz. Biz Tangut halkı olarak gücümüzü sana adamaya hazırız.” Kubilay, Cengiz tarafından Karlukları itaat altına almakla görevlendirildiğinde Karluk Hanı Arslan Han Kubilay’dan, savaşmak yerine kendi isteği ile Cengiz’e bağlılığını bildirmeyi diledi. Bunun üzerine Kubilay, yanına Arslan Han’ı da alarak Cengiz’in huzuruna vardı. Cengiz, Arslan Han’ın savaşı önlemesine sevinerek ona kızını vereceğini bildirdi. Yine itaat altına almak için Uygurların üzerine gidildiğinde Uygur Beyi İdu’ut; Atkirah ve Darbai’yi Cengiz’e elçi olarak gönderdi. İdu’ut elçileriyle birlikte Cengiz’e bağlılığını bildiriyor ve kendisini oğul olarak kabul etmesini istiyordu. İdu’ut, Han’a şöyle dedi: “Cengiz Han’ın adı ve ünü bize sevinç getirdi. Acaba Cengiz Han bize emrederler mi? Altın kuşağından bir artık iplik, al giysisinden bir artık parça bize de lutfederler mi? Senin beşinci oğlun olarak bütün gücümü sana adamak isterim!” Han bu sözleri mutlulukla karşılayıp memnuniyetle ona şöyle karşılık verdi: “Ben ona kızımı vermek ve onu beşinci oğlum yapmak isterim.” İdu’ut; inciler, altınlar, gümüşler ve değerli kumaşlardan oluşan armağan sandıklarını Cengiz’e sundu. Cengiz de kızı Al-altun’u İdu’ut’a verip, onu güvey olarak kabul etti. Cengiz Han 1207 yılında Cuci’yi Oyratlar üzerine gönderdiğinde, Oyratlar da kendi istekleri ile Cuci’ye bağlanmak istediler. Oyrat Beyi Huduha-beki kendisine bağlı on bin Oyrat ile Cuci’ye, dolayısıyla Han’a bağlandı. Cuci; Oyrat, Buryat, Barhun, Ursut, Habhanas Hanghas ve Tubaları da egemenlik altına aldı. Daha sonra on bin Kırgız’ın bulunduğu yere gitti. Kırgız beyleri Yedi, İnal, Aldı-er ve Orebektigin de ak doğan, ak beygir ve kara samurdan oluşan armağan sandıkları ile Cuci’nin yanına giderek bağlılıklarını bildirdiler. Cuci; Şibir, Kestiyin, Bayit, Tuhas, Tenlek, Toeles Tas ve Bacigitleri de itaat altına aldıktan sonra Oyrat beyi ile Kırgız beylerini armağanları ile Han’ın yanına götürdü. Oyrat beyi on bin Oyrat ile Han’a diğer hepsinden önce bağlandığı için, Cengiz Han kendi kızı Çeçeyigen’i onun oğlu İnalçi’ye verdi. İnalçi’nin büyük kardeşi Torelçiye de Cuci’nin kızı Holuihan’ı verdi. Görüldüğü üzere Cengiz, öfkelendiğinde orantısız biçimde cezalandırıyor, takdir ettiğinde ise orantısız biçimde ödüllendiriyordu.

Posta Teşkilatı ve Casusluk Faaliyetleri

Cengiz’i diğerlerinden bir adım ileri taşıyan hususlardan biri de onun kurduğu posta teşkilatıdır. Sinan Meriç’e göre, Ch’ang Ch’un adlı bir gezgin, seyahatnamesinde Moğolların özellikle Cengiz Han’ın adamlarının bir posta yolunu kullandığını yazar. Hatta kendisi de bu yolu kullanmış, Cengiz ona bir at vermiştir. Başka bir gezgin de kendi gezi yazılarında Ch’ang Ch’un’un bu posta yolundan yararlandığını ve Moğol ulaklarının atlara erişim izninin sınırsız olduğunu kaydeder. Bu kayıtlar, posta teşkilatının kurucusunun Cengiz Han olduğunu destekler özelliktedir. Cengiz gerçekten de döneminin ötesinde muazzam bir posta ağı kurmuştu. Han’ın özel postacıları ve ulaklarını oluşturan “narin-yam” adlı atlı kuryeler vardı. Bu kuryeler, Kuzey Çin ile Karakurum arasında yalnızca hükümdar için görev yapıyorlardı. Reşidu’d-din Fazlullah’a göre, sadece bu özel ulakların sayısı bile 37 posta istasyonu oluşturabilirdi. Her posta istasyonuna güveliği sağlamak ve istasyonu korumak amacıyla 1000 kişiden oluşan kalabalık bir askeri birlik görevlendiriliyordu. Kuryeler hızlarını postanın ivedilik durumuna ve varış yerinin uzaklığına göre ayarlıyorlardı. Kuryelerin günde 480 kilometre yol gidebildiği Reşidu’d-din Fazlullah ve Marco Polo tarafından kaydedilmiştir. Posta teşkilatının son derece mantıklı işleyişi ile kuryeler, gerektiğinde tüm yolu neredeyse bir solukta gidebiliyorlardı. Çünkü her kurye, vardığı her istasyonda at değiştirirdi. Böylece her istasyondan dinlenmiş ve karnı tok atlarla yola çıkarlardı. Bu da kuryelerin hiç mola vermeden at koşturmalarına olanak sağlardı. Hızla aralıksız katedilebilen mesafeler ve postanın işleyiş tarzı, Cengiz’e çağının ötesinde inanılmaz bir güç ve istihbarat sağlayarak, zamanının hükümdarları ile arasına her bakımdan fark atıyordu. Bu sistem ile Cengiz, birçok ülkeye ulaşma fırsatı yakalayarak gidilebilen her yerde casus bulundurabiliyor, son derece önemli gizli bilgilere ve istihbarata sahip olabiliyordu.

 Przewalski Moğol Atları

Bu atların en büyük özellikleri, her türlü sert iklime karşı dayanıklı olmalarıdır. Moğolistan gibi sert çöl iklimleri için oldukça uygunlardır. Moğolistan’da kışlar uzun ve soğuk, yazlar ise kısa ve sıcaktır. Kışın sıcaklık -30’lara düşerek dona neden olmaktadır. İşte bu atlar değişken iklim koşullarına çok dayanıklıdır. Çölde hayatta kalabilirler, buzda dona tutulmazlar. Yazın +40 dereceye, kışın -40 dereceye kadar dayanabilirler. Bacakları oldukça güçlüdür. Przewalski atları 

diğer atlar gibi ahıra gereksinim duymazlar, yıl boyu açık havada yaşarlar. Saman yemezler, kendi yiyeceklerini kendileri bulurlar. Yani bu hayvanlar kendi kendilerine yetebiliyor ve fazladan bakım gerektirmiyorlar. Bu nedenle Przewalski atları; dayanıklılık, güç, yer, beslenme gibi birçok konuda Cengiz ulusuna büyük kolaylık ve avantaj sağlıyordu.

 İklim Değişimi

Dünyada bazı dönemlerde iklim soğuması, bazı dönemlerde de iklim ılımanlaşması görülür. Şu an günümüzde küresel ısınma hızla devam etmektedir. İşte bu küresel ısınma, 900’lü yıllarda başlayarak 1200’lü yıllarda özellikle Çin, Tibet, Moğolistan ve Yakın Doğu’da kendini oldukça yoğun bir biçimde hissettirmiş, günümüzde ise dünya genelinde doruk noktasına ulaşmıştır. Bu iklim ılımanlaşmasının, Moğol istilalarının başladığı 1200’lü yıllarda meydana getirdiği yumuşak hava ile Cengiz ve ordusunun yayılmasını kolaylaştırdığı düşünülmektedir. Fakat Cengiz, fetihleri süresince dünyada başka hiçbir insanın yapmadığı ve yapamayacağı bir şeyi yapmıştı. O, ılımanlaşan iklimi farkında olmadan değiştirerek, dünyada insan eliyle gerçekleşen ilk iklim soğumasını başlattı. Cengiz’in imparatorluğu boyunca 40 milyon insan öldürüldü. Bu nüfus azalmasının sonucunda tarım arazileri boş kaldı. Boş kalan tarım arazilerinin yerini ormanlar aldı ve böylece iklim soğuması başladı. Ormanlaşmanın sonucu olarak doğadaki karbon miktarı azaldı ve hava temizlenmeye başladı. Ormanlar sayesinde 700 milyon ton karbon gazı ağaçlar tarafından emildi. Cengiz Han 40 milyon insanın ölümünden, tarım yoksunluğu nedeniyle oluşan kıtlıktan, iki yüz yıllık iklim soğumasından ve 14.-15. yüzyıllarda insanların soğukla verdiği ağır yaşam mücadelesinden sorumluydu.

Cengiz Yasaları ile Kaynakların Doğru Kullanımı

Burada, bozkır toplumları için suyun kutsallığından ve yüksek değerinden söz açmak elzemdir. Bahaeddin Ögel şöyle anlatıyor: “Suyun içine el sokma yasağı bizde, Anadolu’da da vardır. Özellikle, ‘banyo suyuna el sokmama’, bugün bile özenle uyulan bir gelenektir. Çünkü, ‘arı sudan abdest alma’, bugün de bir şarttır. Çünkü bizde su da ekmek gibi Allah’ın bir nimeti sayılmıştır. Suyu yudum yudum içme protokolü ve kaidesi, çok manalıdır. Annelerimiz bize, ‘Allah’a şükrederek, yudum yudum için’ derlerdi. Bunun içinde sağlık nedenleri de yok değildir. ‘Su içerken eli başa koyma’ geleneği üzerinde de ayrıca durmak gereklidir. Anadolu’da aranırsa suya saygı gösterme bakımından buna benzer pek çok örnek bulunabilir. Türklerde su, her çağda mukaddes ve saygılı tutulmuştur. Anadolu’da da bu gelenek değişmemiştir. Anadolu’da su içme, bir saygı protokolü içinde yapılır. Bu saygı töresinde, ekmek ile su birbirinden ayrılmaz. Zaten 11. yüzyıl kaynakları da yaygın olarak yemek için ‘aşsu’ diyorlardı. İkisi birbirlerinden ayrılmıyorlardı. Mukaddes su: Göktürk yazıtlarında yer, ancak suyu ile düşünülebilirdi. Bundan dolayı yazıların her yerinde, ‘ıduk yer-sub’, yani ‘mukaddes yer-su’ deyimi görülebilir. Eski Türkçe’de ‘ıduk’, kutsal, mukaddes demektir. Çünkü su Tanrı tarafından gönderilmiştir. Eski Türkçe’de ‘ıd-mak’ sözü, göndermek demektir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anadolu’da da su, bir saygı töresi ile içilir. Suyu kirletmek ve buna benzer daha birçok şey günah sayılmıştır.” Bozkır toprakları oldukça kuraktır. Su kaynaklarının azlığı nedeniyle çoğu zaman bozkırlarda su kıtlığı yaşanır. Bu nedenle bozkır toplumları suya büyük önem verir ve büyük saygı gösterirler. Tabii ki inançsal bakımdan da su oldukça değerlidir. Ancak bu çalışma, bozkır toplumlarında suyun kutsallığının, inançsal bakımdan değerli oluşunun ikinci planda olduğunu kanaatindedir. Çünkü bozkır toplumları dışında hiçbir toplumda akarsularda yıkanmanın büyük günah olduğu görülmez. Bu yasak, Orta Asya’da zaten kıt olan su kaynaklarının pak tutulması ile ilgilidir. Moğollar Türklerle yoğun etkileşim halinde olduklarından dolayı Türk kültür, gelenek ve inançlarından etkileniyorlardı. Türklerle etkileşim halinde olmasalardı bile, büyük olasılıkla su, onlar için yine de kutsal olurdu. Yukarıda belirtildiği gibi, su kaynakları oldukça kıt idi. Bugün de bozkır toplumlarına bakıldığında suyu gereksiz ve fazla kullanmazlar. Hatta yiyecek, içecek, giyecek gibi pek çok unsur boşa harcanmaz. Bozkırda her şey kısıtlıdır, bu nedenle var olan her türlü kaynağı korumak onlar için bir ölüm kalım meselesidir. Cengiz de kaynakların doğru kullanılması konusunda oldukça katı kurallar koymuştur. Örneğin;

• Suyu ya da küpü idrarla kirleten, ölüm cezasına çarptırılır.

• Suya el sokmak tümüyle yasaklanmıştır.

• Akarsuda yıkananın cezası ölümdür.

• Bir kez giyilmiş, eskimiş bir giysiyi yıkayıp tekrar giymek yasaklanmıştır.

Bu maddelerin tümü su kaynaklarının pak tutulmasıyla ilgilidir. Yalnızca su değil at bir binek olarak; kervanlardaki yükler ve alışveriş ürünleri ülkeye yapılan parasal girdi-çıktının sürekliliğinin bir güvencesi olarak; tutsaklar ise hizmetçi gereksiniminin karşılanması ve köle ticaretinin vazgeçilmezleri olarak; av, değerli bir besin kaynağı olarak; kılıç, ok, yay gibi silahlar da saldırı ve savunma araçları olarak son derece önemli kaynaklardı ve bunların korunması da katı ve kesin kurallarla sağlanıyordu.

• Üç kez başkalarından mal alıp, üçüncü kez de iflas eden ölümle cezalandırılır.

• Bir savaş tutsağına, tutsak edenin izni olmadan yiyecek veya giysi verenin cezası ölümdür.

• Kaçan bir tutsağı ya da köleyi ele geçirip sahibine geri vermeyenin cezası ölümdür.

• Savaş zamanında ya da geri çekilme sırasında birinin yükünden yay gibi herhangi bir şeyin düştüğünü görüp sahibine geri vermeyenin cezası ölümdür.

• Biri elinde çalıntı bir at bulundurursa, sahibine geri verme zorunluluğunun yanında ek olarak dokuz at daha vermekle yükümlüdür. Çalan kişi dokuz at veremeyecek durumda ise, çocuklarını köle olarak vermek zorundadır. Çocukları da yok ise ölümle cezalandırılır.

• Görevini ihmal eden asker ve avını elinden kaçıran avcı dayakla, bazen de ölüm ile cezalandırılır.

Bunlar ve benzeri katı kurallar, eldeki olanakların etkili ve doğru kullanımını sağladığı için Cengiz ulusu kaynak konusunda sıkıntı çekmiyordu. Yukarıda savaş tutsakları ile ilgili olan ikinci ve bir de son maddeye dikkat etmek gerek. Bu tamamen Cengiz’in yaşamı ile ilintilidir. Makalenin başında birçok kez tutsak edildiği belirtilmişti. Cengiz, çocukken tutsak olduğu zamanlarda bazen birilerini öldürerek, bazen insanların kendisine acıyarak verdikleri yiyecekleri yiyerek enerjisini koruyabilmiş, bazen de görevini ihmal eden askerlerin uyuşukluğundan yararlanarak kaçmayı başarmış ve en sonunda büyük bir han olmuştu. Milyonlarca insanı öldürmüş, birçok beldeyi ele geçirmiş, binlerce çocuğu yetim ve öksüz bırakmıştı. Tüm bunların sorumlusunun kendisi olduğunu bildiğinden; küçük bir olasılık da olsa, deyim yerindeyse ikinci bir Cengiz çıkmasını istemiyordu. Yukarıda belirtilen kurallar sosyal ve toplumsal düzenin sağlanması adına koyulmuş çok sayıda kuraldan yalnızca birkaçı idi. Cengiz yasalarının tümü incelendiğinde, çoğunda kendi yaşamından izler görülür. Sonuç Yukarıda açıklanmaya çalışılan maddeler, Cengiz ulusunun yayılmasına büyük katkıda bulunmuş, dünyanın bitişik topraklara sahip en büyük imparatorluğunun kurulmasına yardımcı olmuştur. Fakat şu ayrıntıyı yinelemek gerekir, bu bahsi geçen koşullar her ne kadar Moğol İmparatorluğu’nun genişlemesine avantaj sağlamış olsa da imparatorluğun ayakta kalabilmesi doğrudan Cengiz’in kendisine bağlıydı. Nitekim, onun ölümünden sonra imparatorluğun çözülmeye ve gerilemeye başlaması bunun en açık kanıtıdır. 

Kaynakça

Akçura, Yusuf, “Müverrih Leon Cahun ve Muallim Barthold’a Göre Cengiz Han”, Türk Yurdu, 1-30, 2018.

Akyurt, Serra, “İntikam Psikolojisi: Kimi Cezalandırıyoruz?”, Hipokampus Akademi, 2020. www.hipokampusakademi.com/intikam-psikolojisi-kimi-cezalandiriyoruz/

Erişim tarihi: 30 Nisan 2021.

Anonim, “Hüsran”, Housepsych, 2017. www.tr.housepsych.com/frustratsiya_default.html Erişim tarihi: 30 Nisan 2021.

Anonim, “Hayal Kırıklığı Nedir ve Hayatımızı Nasıl Etkiler?”, Warbleton Council, 30 Nisan 2021. www.tr.warbletoncouncil.org/frustracion-351 Erişim tarihi: 30 Nisan 2021

Arsal, Sadri Maksudi, “Çengizin Yasası”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, İstanbul 1947, s.167-177.Aydın, Tuba, “İntikam Psikolojisi”, Tuba Aydın, 10 Nisan 2017. https://tuba-

aydin.com/intikam-nedir/ Erişim tarihi: 30 Nisan 2021.

Bademci, Ali, Cengiz ve Yasası Timur ve Tüzukatı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2016.

Bademci, Ali, Cengiz Han, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2017.

Dollard, J., Miller, N. E., Doob, L.W., Mowrer, O. H. ve Sears, R.R. (1939). “Hayal Kırıklığı

ve Saldırganlık” New Haven, CT: Yale Üniversitesi Yayınları.

Güler, Nagehan, “Cengiz Han’ın Maveraünnehir’i Zaptı (1220)”, Anasay, s:1, 2017, s. 15-36

Hance, Jeremy, “How Genghis Khan Cooled The Planet?”, Mongabay, 20 Ocak 2011.

www.news.mongabay.com/2011/01/how-genghis-khan-cooled-the-planet/

Erişim

tarihi: 30 Nisan 2021.

Henley, Jon, “Why Genghis Khan Was Good For The Planet?”, The Guardian, 26 Ocak 2011.

www.theguardian.com/theguardian/2011/jan/26/genghis-khan-eco-warrior

Erişim

tarihi: 30 Nisan 2021

Hogenboom, Melissa, “The Hidden Upsides of Revenge”, BBC Future, 3 Nisan 2017.

www.bbc.com/future/article/20170403-the-hidden-upsides-of-revenge Erişim tarihi: 30

Nisan 2021.

Jo Littler, Against Meritocracy: Culture, Power and Myths of Mobility, Routledge Taylor

& Francis Group, New York 2018.

Kırlı, Engin, “Cengiz Han’ın Hayatı ve Askeri Seferleri”, Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi

Dergisi, C.2, s:1, ss. 84-111

Mark, Clifton, “A Belief In Meritocracy Is Not Only False: It’s Bad For You”, Aeon, 8 Mart

2019. www.aeon.co/ideas/a-belief-in-meritocracy-is-not-only-false-its-bad-for-you

Erişim tarihi: 2 Mayıs 2021.

Meriç, Sinan, 13. Yüzyılda Moğol Posta Teşkilatı (Yam), Karadeniz Teknik Üniversitesi,

Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Trabzon 2019.

Nelson, Bryan, “Was Genghis Khan History’s Greenest Conqueror?”, Treehugger, 31 Mayıs

2017. www.treehugger.com/was-genghis-khan-historys-greenest-conqueror-4861855

Erişim tarihi: 30 Nisan 2021.

Ögel, Bahaeddin, Türk Mitolojisi, TTK Yayınları, C:2, Ankara 1995.Özdemir, H. Ahmet, “Moğol İstilasından Bazı Öğrenilmiş Çaresizlik Örnekleri”, SÜİFD, s. 29, ss. 21-40

Pappas, Stephanie, “Mongol Invasion in 1200 Altered Carbon Dioxide Levels”, Live Science, 2011. www.livescience.com/11739-wars-plagues-carbon-climate.html Erişim tarihi: 30 Nisan 2021.

Paulenz, Karenina Kollmar, Moğollar, çev. Hakan Aydın, Runik Kitap Yayınları, İstanbul 2020.

Roux, Jean Paul, Moğol İmparatorluğu Tarihi, çev. Aykut Kazancıgil – Ayşe Bereket, Dergâh Yayınları, İstanbul 2018.

Q.‐S. Ge J.‐Y. Zheng Z.‐X. Hao X.‐M. Shao Wei‐Chyung Wang Juerg Luterbacher, “Temperature Variation Through 2000 Years in China: An Uncertainty Analysis of Reconstruction and Regional Difference”, Advancing Earth and Space Science, Geophysical

Research Letters, 9 Şubat 2010.

www.agupubs.onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1029/2009GL041281 Erişim tarihi: 30 Nisan 2021

Stanford, C.A., “War, Plague No Match For Deforestation In Driving CO2 Buildup”, Carnegie Science, 20 Ocak 2011. www.carnegiescience.edu/news/war-plague-no-matchdeforestation-driving-co2-buildup Erişim tarihi: 30 Nisan 2021.

Şen, Mehmet Emin, “Bilim Tarihçisi Sübki’ye Göre Cengiz Han”, Gazi Akademik Bakış, 237266, 2012.

Temir, Ahmet, Moğolların Gizli Tarihi, TTK yayınları, Ankara 1986.

Walsh, Bryan “How Climate Change Drove the Rise of Genghis Khan”, Time, 10 Mart 2014. www.time.com/18147/climate-change-genghis-khan-mongolia/ Erişim tarihi: 30 Nisan 2021.

Jack Weatherford, Cengiz Han, çev. Sermin Karakale, Kronik Yayınları, İstanbul 2018.

WWF, “Genghis Khan: The Greenest Invader in History”, WWF Panda, 8 Şubat 2011. https://wwf.panda.org/?199285/genghis-khan Erişim tarihi: 30 Nisan 2021.

https://sozluk.gov.tr/

Timuçin’in Tarihsel ve Psikolojik İncelemesi

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!