Artık mesafeler değil, hisler uzak. İnsan bunu fark ettiğinde, mesafenin sandığı kadar somut bir şey olmadığını anlıyor. Çünkü uzaklık bazen tam da temasın içinde gizleniyor. Yan yana durmak, aynı yerde bulunmak ya da aynı zamanı paylaşmak bir yakınlık hissi yaratmaya yetmiyor. Bazen bütün şartlar tamam olsa da yine de bir şeyler eksik kalıyor. İnsan önce bunun adını koyamıyor; sadece eksik bir hâlin içinde kaldığını hissediyor.
Zaman geçiyor. Aynı insanlar hâlâ orada. Yerleri değişmiyor, sesleri tanıdık, yüzleri bildik. Ama eskiden kendiliğinden akan bir şey varmış gibi geliyor da, şimdi ne zaman kaybolduğunu hatırlayamıyorsun. Konuşurken dinleniyor gibisin ama anlaşıldığını hissetmiyorsun. Cümleler karşıya geçiyor, geri dönmüyor. Bir boşluk oluşuyor; adı yok, sınırı yok. Sadece var. Yan yana duruyorsunuz ama arada bir mesafe değil, sanki eksik bir temas duruyor. Ne kırıcı bir an yaşanmış, ne de büyük bir kopuş. Her şey yerli yerinde gibi. Ama sen orada değilsin artık; ya da karşıdaki sana gelmiyor. Bunu fark ettiğin an çok belirgin olmuyor. Bir anda çarpmıyor. Sonradan, geriye dönüp baktığında anlıyorsun: Bir süredir yalnızca bulunuyormuşsun.
Bu hâl insana şunu gösteriyor: Uzaklık, gitmekle başlamıyor. Kalıp da hissedememekle başlıyor. Aynı ortamda bulunup birbirine değmeyen bakışlar, paylaşılan sessizliklerin içinin boşalması, varlığı hissedilmeyen bir yakınlık… Bunlar ölçülemiyor. Ne kadar sürdükleri bilinmiyor, ne zaman başladıkları da. Sadece fark edildikleri anda kendilerini ele veriyorlar. Ve insan, asıl yorucu olanın mesafe değil, bu belirsizlik olduğunu anlıyor.
Bir süre sonra başka bir fark ediş daha beliriyor. Uzak sandıkların zihinde yer etmeye başlıyor. Hayatının içinde aktif olarak yer almayan, belki uzun zamandır görmediğin, belki de sadece birkaç kez konuştuğun insanlar… Onlarla kurulan temas daha sahici geliyor. Tek bir cümleyle, bir duruşla ya da sadece bir suskunlukla insanın içine dokunabiliyorlar. Fiziksel olarak hayatında olmamaları, his olarak uzak oldukları anlamına gelmiyor. Hatta bazı yakınlıklar ancak mesafe varken kendini gösterebiliyor.
Bir süre sonra bazılarıyla arandaki bağ gevşiyor, kendiliğinden. Buna karşılık, hayatının kenarında duran bazı insanlar daha belirgin hâle geliyor. Ne bir hesaplaşma var ne de bilinçli bir kopuş; sadece bir yer değişimi hissi.. Bu bir tercih gibi de durmuyor; daha çok kendiliğinden gerçekleşen bir kayma gibi. İnsan kimseye kızmıyor bu noktada. Çünkü kimsenin bilerek uzaklaşmadığını, herkesin kendi içini korumaya çalıştığını fark ediyor. Sadece mesafeyi yeniden tanımlıyor. Yakınlık artık nerede durduğunla değil, neye açık olduğunla ilgili bir hâl alıyor.
“Artık mesafeler değil, hisler uzak” cümlesi bu yüzden bir yargı taşımıyor. Bir suçlama da değil. Bu, yaşanmış bir fark edişin dile gelişi. İnsanların birbirine ne kadar yakın görünüp aslında ne kadar erişilmez olabildiklerini; buna karşılık, uzak sandıklarının nasıl olup da en derin temasları kurabildiğini sessizce gösteriyor. Ve bu fark edildikten sonra ilişkiler aynı yerden okunmuyor. Dünya değişmiyor belki, ama insanın dünyayla kurduğu bağ geri dönülmez şekilde değişiyor.