Televizyon, bir toplumun hem aynası hem de öğretmenidir. Ne gösterirse, zamanla o konuşulur; neyi öne çıkarırsa, o hayatın merkezine yerleşir. Bu yüzden gündüz kuşağı programları, basit bir yayın akışı olmanın çok ötesinde bir anlam taşır. Çünkü bu programlar sadece izlenmez, aynı zamanda bir yaşam biçimini de şekillendirir.
Sabahın erken saatlerinde başlayan ve gün boyu devam eden bu yayınlar, milyonlarca insanın evinde açık kalır. Kimi zaman çay demlenirken, kimi zaman yemek yapılırken fonda akan bir ses gibi görünür. Ama o ses, aslında fark edilmeden zihinlere işleyen bir dil, bir bakış açısı, bir normaldir.
Bugün gündüz kuşağına baktığımızda karşımıza çıkan tablo oldukça çarpıcıdır:Gözyaşı, ihanet, şiddet, aldatma, aile içi kavgalar, kayıplar ve bitmek bilmeyen suçlamalar… Her biri dramatize edilerek sunuluyor. Her biri biraz daha dikkat çekici hale getirilerek izleyiciye servis ediliyor.
Neden?
Reyting uğruna insan onuru, mahremiyet ve toplumsal değerler çoğu zaman ikinci plana atılıyor. İnsanların en özel anları, en kırılgan hikâyeleri, milyonların önünde tartışılıyor. Bir annenin feryadı, bir çocuğun dramı ya da bir ailenin çöküşü; adeta bir dizi sahnesi gibi sunuluyor.
Oysa unutulan bir şey var: Bunlar kurgu değil, gerçek hayatlar.Ve bu gerçek hayatlar, ekran karşısında izleyen milyonlar için zamanla sıradanlaşıyor. Bir süre sonra kimse “Bu nasıl olur?” diye sormuyor. Çünkü alışılıyor. En tehlikeli olan da bu zaten: Alışmak.
Bir toplum, yanlışlara alıştığı anda dönüşmeye başlar.Gündüz kuşağı programlarının en büyük etkilerinden biri de budur. İnsanların zihninde “normal” kavramını yeniden tanımlar. Eskiden ayıp sayılan, gizli tutulması gereken, aile içinde çözülmesi beklenen meseleler; artık aleni bir şekilde konuşulabiliyor. Hatta teşvik ediliyor.
Daha da düşündürücü olan ise,bu programlara katılan insanların çoğu, bir çözüm bulma umuduyla geliyor. Ama çoğu zaman çözüm yerine daha büyük bir ifşanın, daha derin bir travmanın parçası haline geliyorlar.
Peki sorumluluk sadece program yapımcılarında mı?Elbette hayır.Çünkü izlenmeyen hiçbir şey ekranda kalmaz. Talep varsa arz da olur. Yani aslında bu döngüyü besleyen biraz da biziz. İzledikçe büyüyen, büyüdükçe daha da çarpıcı hale gelen bir yapıdan söz ediyoruz.
Biz gerçekten ne izlemek istiyoruz?Bilgi mi, yoksa dedikodu mu?Fayda mı, yoksa sadece merakın tatmini mi?İyileştiren içerikler mi, yoksa daha fazla kaos mu?
Gündüz kuşağı tamamen kötü müdür? Hayır. İçinde değerli işler yapan, insanlara rehberlik eden, toplumsal sorunlara dikkat çeken programlar da vardır. Sağlık, eğitim, aile içi iletişim gibi konularda bilinçlendirme yapan yayınlar küçümsenmemelidir. Ancak bu içerikler, çoğu zaman sansasyonel olanların gölgesinde kalmaktadır.
Oysa ekran, çok daha güçlü bir araç olabilir.İnsanları ayrıştıran değil birleştiren, yaralayan değil onaran, yozlaştıran değil geliştiren bir mecra haline gelebilir.Ama bunun için hem yapımcıların hem de izleyicilerin bir sorumluluk üstlenmesi gerekir.
Belki de artık şu gerçeği kabul etmeliyiz:Televizyon sadece ne izlediğimiz değil, kim olduğumuzla da ilgilidir.Eğer sürekli kavgayı izliyorsak, içimizdeki huzuru kaybederiz. Eğer sürekli dramı izliyorsak, umudu unuturuz.Eğer sürekli çarpıklıkları izliyorsak, doğrulara yabancılaşırız.
Gündüz kuşağı programları, bugün toplumun nabzını tutuyor olabilir. Ama aynı zamanda o nabzı hızlandıran, yönünü değiştiren bir güce de sahip.
Bu yüzden mesele sadece bir yayın meselesi değil, bir vicdan meselesidir.
Ve belki de en önemli soru şudur:Ekran bize ne sunuyor değl,biz ekranın bize ne sunmasına izin veriyoruz?
Unutmayalım;Toplumlar izledikleriyle şekillenir,Ama değiştirmeye karar verdikleriyle yükselir.
Sağlıcakla kalın.