Lev Tolstoy’un sorusu hâlâ yankılanıyor: İnsan ne için yaşar? Ama belki yanlış soruyu soruyoruz. Cevap, sorunun içinde değil tersinde gizli. Asıl mesele, nelerin bizi yaşatmadığını ve nerede hapsolduğumuzu görmek. Çünkü insan, çoğu zaman yaşadığını sandığı yerde en derinden ölür.
İnsan, vitrin süsü olmak için yaşamaz. Başkalarının beklentilerinden örülmüş o dar hırkayı giymek, onların sınırlarında nefes tüketmek varoluş değil, roldür. Hayat onaylanma yarışına dönüşmüşse, beden vardır ama yaşam o bedeni çoktan terk etmiştir. Toplumun ezberlettiği amaçlar içi boş kalıplara dönüşür; insan o kalıpların içinde şekillenir, törpülenir, küçülür. Zamanla aynaya baktığında tanıdık bir yüz görür ama o yüzün arkasında kendini bulamaz. Biz, bir başkasının doğrusunun figüranı olmak için burada değiliz.
Öte yandan insan, yalnızca kendisi için de yaşamaz. Kendi hırslarıyla dönen bir dünya küçücük bir aynadan ibarettir; insan derinliğini kaybeder, rüzgârsız yelkenli gibi sallanır.Lev Tolstoy’un kahramanları da bu tuzağa düşer; içe döndükçe özgürleştiklerini sanırlar, oysa o içe dönüş zamanla bir hapishaneye dönüşür. Vicdan pusulası fısıldar: Sen, senden ibaret değilsin. Çünkü benlik, ancak bir başkasıyla temas ettiğinde gerçek biçimini alır.
Bir başkasının acısında kendi yarasını, yabancının gülümsemesinde huzurunu bulan insan prangalardan kurtulur. Kendisi için yaşamaz olan, en çok kendini bulur. Bu bir paradoks gibi görünür ama değildir; özgürlük, sorumluluktan kaçmak değil, etik bağı sevgiyle sırtlanmaktır. Dayatılmış bir erdem değil bu; vicdanın kendi sesine, hiç zorlanmadan kulak vermesidir. İnsan, o sesi duyduğu an hem en savunmasız hem de en özgür halindedir.
Sadece kendisi için atan kalp solar, kurur. Bir süre sonra atışları da devam eder ama o atışların arkasında artık kimse yoktur. Vicdanın sesini dinleyen ruh ise dayatmalardan uzak, bütüne bağlı olarak zamanı aşar. Yaşam, hür iradeyle bir başkasına dokunduğunda, o dokunuşun izini bıraktığında, o izin bir başkasını da dönüştürdüğünde anlam kazanır.
Hayat, tek kişilik bir trajedi değil; ruhların dürüstçe dokunduğu ortak bir hikâyedir. Ve bu hikâyede her insan hem yazar hem karakterdir. O zaman sormamız gereken soru şudur: İnsan ne için yaşar değil, insan ne için yaşamaz.