Eskiden mevsimler vardı.Kış kıştı, yaz yazdı. Şimdi takvim var ama mevsim yok.
İklim değişikliği denildiğinde hâlâ “uzak bir gelecek”, “küresel mesele”, “bilim insanlarının işi” diyenler var. Oysa mesele ne uzak ne soyut. Mesele bugün. Mesele burada. Mesele kapımızın önünde.
Bir yanda kuraklık, bir yanda sel. Aynı ay içinde hem susuzluktan toprağın çatladığını, hem de yağmurdan yolların çöktüğünü görüyoruz. Bu bir çelişki değil; bu iklim krizinin ta kendisi.
Sorun sadece hava sıcaklığı değil.Sorun; tarımın çökmesi, gıdanın pahalanması, suyun stratejik silaha dönüşmesi. Sorun; köylerin boşalması, şehirlerin betonla boğulması, nefes alacak alanın kalmaması.
Ve acı olan şu:Bu krizi en az çıkaranlar, bedelini en ağır ödeyenler.
Gelişmiş ülkeler yıllarca doğayı hoyratça kullandı, karbon saldı, kaynakları sömürdü. Şimdi fatura Afrika’daki çiftçiye, Asya’daki balıkçıya, Anadolu’daki köylüye kesiliyor. Adalet dediğimiz şey iklimde de bozuldu.
Biz ne yapıyoruz peki?Hâlâ dere yataklarına bina dikiyoruz.Hâlâ ormanı “arsa”, zeytinliği “engel” görüyoruz.Hâlâ plastikle boğuluyor, israfı marifet sayıyoruz.
İklim değişikliği bir çevre meselesi değil artık.Bu bir ahlak meselesi.Bu bir nesiller arası vicdan meselesi.
Çocuğuna temiz su bırakamayan bir toplum, geleceğe miras değil, yük bırakır.
Çözüm var mı?Var. Ama bedava değil.
• Plansız şehirleşmeden vazgeçmek gerekiyor.
• Tarımı ve suyu milli güvenlik meselesi görmek gerekiyor.
• Yenilenebilir enerjiye samimi geçiş şart.
• En önemlisi: “Bana ne” demekten vazgeçmek gerekiyor.
Çünkü iklim değişikliği kimseyi sormuyor.Ne partini, ne kimliğini, ne zenginliğini.Doğa intikam almıyor.Sadece ihmalin hesabını kesiyor.
Ve gökyüzü bugün bize açık açık söylüyor:“Ya birlikte değişeceğiz, ya da birlikte kaybedeceğiz.”