Siyaset, kitaplarda ve anayasaların satır aralarında halkın ortak iradesi olarak tanımlanır. Sokaktaki insanın sesi, mahallenin derdi, memleketin yarasıdır denir. Peki gerçek hayatta durum böyle mi? Bugün samimiyetle sormak gerekiyor: Siyaset gerçekten herkesin işi mi, yoksa giderek zenginlerin alanına mı dönüşüyor?
Bir seçim dönemini düşünelim. Afişler, billboardlar, konvoylar, organizasyonlar, sosyal medya çalışmaları… Bunların hiçbiri bedava değil. Daha işin başında maddi gücü olmayan biri için siyaset, fikirle değil cüzdanla sınanan bir yolculuğa dönüşüyor. Bu da “eşit yarış” ilkesini kâğıt üzerinde bırakıyor.
Eskiden siyaset; kahvehanelerde, fabrika önlerinde, köy meydanlarında yapılırdı. Bugün ise lüks salonlarda, pahalı kampanyalarda ve danışman ordularıyla yürütülüyor. Hal böyle olunca siyasetin dili de değişiyor. Geçim derdi yaşayanın sözü kısılıyor, parası olanın sesi yükseliyor.
Asıl tehlike burada başlıyor. Siyaset zenginlerin tekelinde kaldıkça, yoksulun derdi vitrin süsüne dönüşüyor. Temsil, yerini gösteriye bırakıyor. Halktan kopan siyasetçi, zamanla halk adına değil, kendi çevresi adına karar almaya başlıyor.
Oysa siyasetin özü servet değil, sorumluluktur. Cesaret, ahlak ve vicdan gerektirir. Halktan biri olmayı, halkla kalmayı zorunlu kılar. Parası olduğu için değil, sözü olduğu için siyaset yapanlara ihtiyaç var bu ülkede.
Siyaset zengin işi değildir. Ama sistem, zengini avantajlı kılıyorsa orada bir adaletsizlik vardır. Gerçek demokrasi, imkânı az olanın da kürsüye çıkabildiği, fikrin parayla ölçülmediği yerde başlar.
Belki de soruyu şöyle değiştirmeliyiz:
Siyaset neden fakirin yükünü taşıyamaz hâle geldi?
Cevap, hepimizin vicdanında saklı.
Sağlıcakla kalın.