Hayat, aslında birbirimize verdiğimiz sözlerin, kalbimize nakşettiğimiz ahitlerin toplamıdır. İnsan olmanın asıl nişanesi; sadece bahar dalları gibi çiçeklendiğimiz o ilk bağlarda değil, o bağlar koptuğunda sergilediğimiz vakur duruşta gizlidir. Çağımızın mana yerine maddeyi koyan sığ bakış açısı bize her şeyi bir “mülkiyet” meselesi olarak dayatırken, maalesef en kıymetli hazinemiz olan itibarımızı maddi ölçülerle tartar hale geldik. Oysa asalet; bir birlikteliği başlatırken gösterilen zarif nezaketten ziyade, o birliktelik biterken takınılan onurlu tavırdır.
Sözden Sükuta: Ahitleşmenin Özü
Örf ve ananelerimizde hayatın her safhası bir “ahitleşme” üzerine kuruluydu. İki insan bir yola çıkmaya niyetlendiğinde sadece yüzükler takılmaz, aslında iki ömür birbirine emanet edilirdi. Bu müstesna sürecin en zarif sembolü olan nişan bohçası, evin en mutena köşesinde düğün gününe dek sabırla bekletilirdi. Bu sessiz bekleyiş yalnızca bir gelenek değil; olası bir ayrılık vuku bulduğunda her iki tarafın da onuruyla helalleşmesini sağlayan manevi bir güvenceydi.
”Zamanın Bedeli” Maddiyatla Ödenir mi?
Günümüzde ise bu asil “iade” kültürü, ne yazık ki yerini sert ve yıpratıcı bir mülkiyet kavgasına bıraktı. Artık temel mesele; ahlaken iade edilmesi gerekenlerin, birer “tazminat” hırsıyla elde tutulmaya çalışılmasıdır. “Zamanım gitti” ya da “O kadar emek verdim” gibi serzenişler, hukuki bir kılıf gibi görünse de aslında manevi bir yıkımın itirafıdır. Kaybedilen zamanın telafisi altınla yapılamaz; o ancak karşılıklı rıza ve helallik ile aşılabilir. İade edilmeyen her emanet, ayrılık sürecini bir veda olmaktan çıkarıp tarafları hasım haline getiren kirli bir hesaplaşma sahasına dönüştürür.
Gönül Borcu ve Maddi Ağırlıklar
İnsanoğlu elinde tuttuğu maddi varlığa bir güç atfettikçe, aslında ruhunu o eşyaya bağladığının farkına varamaz. Oysa sevgiyle kurulan bir bağ koptuğunda, geriye kalan eşyalar artık birer güzel hatıra değil; haksızca sahiplenildiği takdirde vicdanı sızlatan birer maddi ağırlığa dönüşür. Helalleşilmeyen her takı, iade edilmeyen her hediye, yeni bir başlangıcın önündeki en büyük engeldir.
Çünkü hayatın değişmez bir hakikati vardır: Rıza ile helalleşilmemiş bir geçmişin üzerine, saadet dolu bir gelecek oluşturulamaz. Gerçek saadet; nefsin “benim hakkım” diye sahiplendiği geçici dünya mallarından el çekip, hak sahibine hakkını teslim ederek vicdanın yükünü hafifletmektir. İnsan ancak o maddi ve manevi ağırlıklardan arındığı, maziyle arasındaki o “helallik” köprüsünü sağlam kurduğu zaman kendi yoluna selametle devam edebilir.
Ailelerin Sorumluluğu ve Miras Kalan Kırgınlıklar
Bu imtihanda sadece gençler değil, aileler de büyük bir sınav veriyor. Hak olanın teslim edilmemesi, çiftler arasındaki kırgınlığı aşıp aileler arasında onarılması güç uçurumlar açıyor. Emanete sadakat kaybolunca, sevgiyle kurulan köprüler yerini; altınların gramının hesaplandığı, bohçadaki her bir parçanın birer alacak kalemine dönüştüğü ruhsuz birer hesap masasına bırakıyor. Aile büyüklerine düşen asıl vazife, birer “hakkaniyet arabulucusu” olmaktır. Evlatlara bırakılacak en değerli miras; haksız kazanılmış birkaç parça eşya değil, lekesiz bir isimdir.
Sonuç: Bir Veda Asaleti
Neticede her yolculuk vuslatla bitmeyebilir; ancak her ayrılık, içinde bir erdem barındırmalıdır. Üzerindeki kul hakkı ödenmeden çıkılan hiçbir yeni yolculuk, gerçek bir saadet oluşturmaya yetmez. Geri verilen her emanet, aslında sahibinden ziyade kişinin kendine duyduğu saygının göstergesidir. Vicdanın terazisi hassastır; orada haksız sahip olunan her bir gram, insanın ruhunda tonlarca ağırlık yapar. Zira nihai menzile vardığımızda üzerimizde parlayacak olan; hırsla biriktirdiğimiz dünyalıklar değil, lekesiz bırakılmış bir isim ve her türlü hesaptan azade bir vicdandır.
FATMA YILDIZ