Normalleştirilen her adaletsizlik, yarının kuralıdır.
Bir dünyada adaletsizlik ancak normalleştirildiği ölçüde kalıcı olur. Bugün tanık olduğumuz şey de tam olarak budur: Gücün, hukukun yerine geçmeye zorlandığı bir eşik. Seçimle gelmiş bir devlet başkanının, başka bir devlet tarafından zorla alıkonulacağı, yargılanacağı ya da “tasfiye edileceği” yönündeki söylemler; yalnızca bir ülkeye değil, hukukun kendisine yönelmiş açık bir tehdittir.
Uluslararası hukuk denilen şey, güçlü olanın sınır tanımayan iradesini meşrulaştırmak için değil; gücü olmayanın yok sayılmaması için ortaya konmuş bir savunma hattıdır. Ne var ki bu hat, güç merkezlerinin “bizden olmayan yaşamasın” mantığıyla işleyen keyfi müdahaleleriyle delinmiş durumdadır. Bir devletin başka bir devletin kaderine dışarıdan yön vermeye kalkması, “biz yöneteceğiz” deme cüretini göstermesi ya da o toprakların zenginliklerini kendi tasarruf alanı gibi görerek sömürmeye kalkması; hangi kavramlarla süslenirse süslensin, özünde bir egemenlik ihlalidir. Bu, tankla girilmese bile işgaldir; çünkü irade gaspı, en kalıcı işgal biçimidir. Bu, ne demokrasi ihracı ne de insan hakları savunusudur. Bu, emperyalizmin en çıplak haliyle, güçlünün zayıfı kaynakları için ezdiği bir güç siyasetidir.
Dünya, bu gerçeğin sayısız örneğiyle doludur. Filistin, yıllardır hukukun askıya alındığı bir coğrafya olarak, bir halkın nasıl sistematik biçimde kuşatma altına alınabildiğinin canlı tanığıdır. Irak, kanıtlanmamış iddialarla ve kaynaklara duyulan iştahla başlatılan bir müdahalenin, bir ülkeyi nasıl kalıcı bir yıkıma sürüklediğini gösteren yakın bir hafızadır. Afrika’nın birçok bölgesi ise haritaları yeniden çizildiği için değil; petrolü, altını, elması olduğu için sömürü hedefi hâline getirilmiştir. Doğal kaynaklar, bu topraklar için bir refah vaadi değil; çoğu zaman işgale açık bir davetiye olmuştur.
Bu tabloya Uygur halkını eklemeden konuşmak mümkün değildir. Burada işgal, sınır ihlaliyle değil; kimlik üzerinden yürüyen sessiz bir tahakkümle gerçekleşmektedir. Bir halkın dili, inancı ve kültürel hafızası “tehdit” ilan edilerek gözetim altına alındığında; insanlar yalnızca etnik kökenleri nedeniyle yeniden biçimlendirilmek üzere kamplara kapatıldığında, ortada açık bir insan onuru ihlali vardır. Toprak yerinde duruyor olabilir, ancak o toprakta yaşayan insanın iradesi sistemli biçimde çözülüyorsa, bu da işgalin başka bir yüzüdür.
Daha da vahim olan, bu ihlaller karşısında uluslararası hukukun susturulmuş sesidir. Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi, BM Güvenlik Konseyi… Bu kurumlar, güçlünün zayıfa uyguladığı insanlık dışı eylemler karşısında çoğu zaman ya seyirci kalır ya da çifte standartlı bir sessizliğe bürünür. Bu sessizlik, suça ortak olmak değil de nedir? Hukukun evrenselliği, seçici işletildiği anda anlamını yitirir. Ve bir kez yitirildi mi, hiçbir ulus kendini güvende sayamaz.
Daha vahim olan bir diğer nokta ise bu tür girişimlerin magazin diliyle ele alınmasıdır. Bir insanın, bir devlet başkanının ya da bir ulusun temsilcisinin itibarı; manşetlere, tehditkâr açıklamalara ve henüz kanıtlanmamış suç isnatlarına teslim edilemez. Hukukun en temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesi, yalnızca sıradan bireyler için değil, herkes için, her yerde ve her koşulda geçerlidir. Suç isnadı, delille ispatlanıncaya kadar kişi özgürdür. İnsan, doğası gereği hür doğar ve hürdür; davranışlarını gerçekleştirmek için önceden başka bir iradenin iznine muhtaç değildir.
Eğer bir kişi ya da kişiler suçluysa -ki bu ancak hukukun öncülüğünde, tarafsız ve gerçekten bağımsız yargı mercileri tarafından tespit edilebilir, yargılama da insan onuruna yaraşır biçimde yapılmalıdır. Tehdit ederek, itibarsızlaştırarak, zorla derdest ederek değil. Aksi hâlde yargı, adaletin aracı olmaktan çıkar; gücün sopasına dönüşür.
Bugün bu tür eylemlere sessiz kalmak, yalnızca bir ülkenin onurunu hiçe saymak değildir. Bu sessizlik, yarın aynı yöntemlerin başka coğrafyalarda, başka halklar üzerinde uygulanmasının önünü açar. Bu, sadece bir ‘onlar’ meselesi değil, nihayetinde ‘biz’ meselesidir. Vicdanını, ahlakını ve insanlığını kaybetmemiş her bireyin meselesidir.
Bu yüzden mesele bir kişi meselesi değildir.
Bu bir ilke meselesidir.
Hukukun, ahlakın ve ortak vicdanımızın birlikte savunulup savunulamayacağı meselesi.
Normalleştirilen her adaletsizlik, yarının kuralıdır.
Ve bu yüzden, bugün itiraz etmek bir tercih değil; insan olmanın ve insanlığı savunmanın kaçınılmaz sorumluluğudur.