Güvenden konfora yolculuğumuz.
Bazen insan, bugünün içinde dururken fark etmeden geriye dönüp bakar. Bazı duygular ağır gelmeye başlar. İşte tam da böyle anlarda, geçmiş yalnızca hatıra olarak değil, bir ölçü olarak çıkar karşımıza.
Bir zamanlar kapılar kilitlenmezdi. Çünkü korkudan önce güven vardı. Gece geç saatlere kadar açık kalan kapılar, sadece evleri değil, insanları da birbirine bağlı tutardı. Kimse yabancı sayılmazdı. Herkes birbirinin hayatına en azından hâl sormak kadar yakındı. Zorluklar vardı elbette ama yalnızlık bu kadar yaygın değildi. Çünkü insan, derdi olduğunda dayanacak bir omuzun varlığından emindi.
Bir tabak yemek kapıdan çıktığında mesele yemek değildi. O tabak, paylaşmanın, eşitlemenin ve “ben varsam sen de varsın” demenin sessiz bir yoluydu. Kimse bunu göstermezdi. Çünkü iyilik, alkış beklemezdi. Yardımlaşma bir erdem olarak anlatılmazdı; hayatın doğal bir parçasıydı. Birinin başına bir şey geldiğinde, yalnız kalması ihtimal dahilinde bile değildi. Birlik olmak, planlanan bir davranış değil, kendiliğinden gelişen bir refleks gibiydi.
Bugün imkânlar arttı. Teknoloji elimizin altında, dünya parmak uçlarımızda. Ama buna rağmen bir eksiklik hissi var. Sofralar dolu ama kalabalık değil. İnsanlar yan yana ama temas hâlinde değil. Artık paylaşmak, bir başkasına uzanmak değil; kendini göstermekle karıştırılıyor. Sahip olduklarımız dolaşıma giriyor ama sorumluluk duygusu girmiyor. Görüyoruz, gösteriyoruz, geçiyoruz. Yanımızdakinin eksikliği ise bu hızın içinde sessizce kayboluyor.
Empati yorucu geliyor artık. Çünkü empati, başkasının yokluğunu görmeyi gerektirir. Ve gördüğünde, kendi fazlalıklarını sorgulamak zorunda kalırsın. Bu da konforlu değildir. Belki bu yüzden, başkasının açlığını bilmemek, bilip de unutmak daha kolay geliyor. Hayat mücadelesi ağırlaştıkça, başkasının yükü görmezden geliniyor.
Kimsenin imkânlarını eleştirmiyorum. İmkân sahibi olmak bir kusur değil. Asıl mesele, imkânla birlikte vicdanı da taşıyıp taşıyamadığımız. Çünkü yoksulluk her zaman cüzdanla ilgili değildir. İnsanların cepleri doldukça değil, kalpleri kapandıkça insanlık zarar görüyor. Çünkü gerçek varlık, sadece sahip olduklarımızla değil, başkasının yokluğuna duyduğumuz sorumlulukla ölçülür. Bu çağda yapılabilecek en cesurca şey, kapılar kapansa da kalbi açık tutmaktır. Hatırladığımız sürece, hiçbir şey tamamen yitirilmiş sayılmaz.