İnsan güzel konuşabilir. Kelimeleri doğru kullanabilir, cümleleri etkileyici bir şekilde bir araya getirebilir. Yazmak da mümkündür; insan, içinden geçenleri güçlü bir dille ifade de edebilir. Bazen söylediğine inanır gibi görünür ama aslında o sözün içinde yaşamaz. İşte orada bir kopuş başlar.
İnsanın kendisiyle kurduğu cümle her zaman aynı yerde durmaz. İlk başta uyumlu gibi görünür; söylenenle yaşayan aynı kişi gibi. Ama zaman geçtikçe aradaki fark belli olur. Söylenen bir yerde kalır, yaşayan başka bir yerde durur.
Yazı güçlü olabilir, hatta etkileyici de. Ama eğer insan o sözün içinden geçmemişse, o yazı ona ait olmaz. Dışarıdan bakınca bütün görünür; yaklaştıkça boşluğu hissedilir.
Bir cümle, iyi kurulduğu için değil, yaşandığı kadar gerçektir. İnsan onu hayatında nereye koyuyorsa, anlamı da orada başlar ya da biter. Yazmak, çoğu zaman insanı saklayabilir. Kelimeler, insanın kendine bile itiraf edemediği boşlukları örtebilir. Bu yüzden yazmak kadar, yazdığının içinde durabilmek de önemlidir.
İnsan bazen kalemin ucundadır. Cümleler onu sürükler, düşünceler yön verir ve yazı, yazanı aşar. Bu durumda kişi, kendi sözünün sahibi değildir; yalnızca onun taşıyıcısıdır. Oysa kalemi tutan el olmak, başka bir bilinç gerektirir. Bu, yazılan her cümlenin sorumluluğunu almak, o cümlenin içinde yer almak ve onunla yüzleşebilmektir.
Bu yüzden mesele yazmak değil, yazdığının içinde kaybolmadan var olabilmektir. İnsan, kendi cümlesinin dışında duruyorsa, yazdıklarıyla kendisi arasında görünmeyen bir mesafe oluşur. Ve o mesafe büyüdükçe, yazı güçleniyor gibi görünse de aslında içten içe zayıflar.
Belki de asıl mesele; İnsanın, yazdığı cümlelerin içinde mi, yoksa o cümlelerin dışında kalarak yalnızca onları kuran biri olarak mı var olmaya çalışır?