Dünya büyük bir karmaşaya doğru gidiyor. Gözümüzün önünde, adım adım, kaosa sürükleniyor. Güçlünün güçsüzü ezdiği bir zamanın içindeyiz. Bunu yaparken de en çok kirlettikleri kavramların arkasına saklanıyorlar: barış, insan hakları, medeniyet. Kelimeler tertemiz; yapılanlar ise kanlı, acımasız ve hesaplı.
Bugün insanlık ve evrensel değerlerden bahseden ülkelerin kendi tarihleri hakkında kasti unutkanlığı, insanın vicdanında onarılması zor bir yara açıyor. Bu ülkeler geçmişte ırkçılığı bir sistem olarak uyguladılar. İnsanları sadece ten renkleri nedeniyle değersiz görüp yok saydılar. Hatta onları kafeslere koyarak “insanat bahçeleri” adı altında insanların eğlenmesi için sergilediler. Düşünen ve hisseden insanları basit bir eğlence aracı haline getirdiler. Sömürgeci zalimliğin en aşırı örneklerini sergileyerek bebekleri timsahlara yem olarak kullanacak kadar insanlıktan uzaklaştılar.
Bugün bize “barbar” kendilerine “medeni” dediklerini görüyoruz. Şunu merak ediyorum: Gerçekten medeniyet buysa, barbarlık nerede başlıyor?
Bu vahşetler sadece birkaç sapkın insanın işi değildi. Bunlar, devletlerin, akademilerin, sermayenin ve ideolojilerin birlikte yarattığı sonuçlardı. Her şey sistematik bir şekilde gerçekleşti ve kimsenin bilmediği yoktu. Bugün bile, o suçları işleyenler hala kahraman olarak görülmekte, ancak kurbanlar sessizce acı çekmeye devam ediyor. Tarih kitaplarında okuyabileceğimiz anlatılar süslenerek yazılmış halde. Gerçek acılar ve hikayeler ise genellikle dipnotlara sıkıştırılmış durumda, gözlerden uzakta kalıyor.
Bu tarihsel ikiyüzlülüğün yanı sıra, beni en çok etkileyen şeylerden biri de şudur: Tüm bunlar olurken, kendi toplumumuzda bu düzene özenen, ona hayran olan, gücü ve zenginliği putlaştıran insanları görmek. Güç için, rahat bir yaşam için, çıkar için insanlıklarından vazgeçmeyi ilerleme olarak görenler… O an ister istemez soruyorum: Vicdanlarını nerede bıraktılar, ya da ne zaman unuttular?
İnsan vicdanını bir günde kaybetmez. Küçük suskunluklarla başlar bu kayıp. “Beni ilgilendirmiyor” diyerek. “Dünya böyle” diyerek de devam eder. Sonra başkasının acısına bakıp rahatsız olmamayı öğrenir. İşte asıl çöküş orada başlar. Bu süreç, günümüzün göz yuman göçmen politikalarında veya ekonomik sömürüde de kendini gösteriyor.
Bu yüzden yaşananları tek bir başlık altında açıklamak mümkün değil. Hem bu tarihsel ikiyüzlülük hem de insanlığın hâlâ aynı yerde debeleniyor oluşu aynı anda içimi yakıyor. Birini görmezden gelsem, diğeri vicdanımı sızlatıyor.
Peki, biz ne yapmalıyız?
Tam da bu noktada, yapılması gereken tek şey var: kolektif bir bilinç oluşturma ihtiyacı. Bunun yolu da eğitimden geçiyor. Ama bu, yalnızca bilgi aktaran bir eğitim değil; vicdanı, ahlakı, sorumluluğu ve eleştirel düşünceyi merkeze alan bir eğitim. Okullarda gerçek tarihin, etiğin ve empatinin öğretildiği bir sistem. Çünkü vicdansız bilgi, sadece daha organize bir zulüm üretir.
Gençlerimize sahip çıkmak zorundayız. Özentiyle, taklitle, sahte başarı hikâyeleriyle kendi gerçek kimlikleri unutturulmaya çalışılan gençlerimize… Onlara ellerindeki en kıymetli mirasın ne para ne güç ne de statü olduğunu hatırlatmak zorundayız. En büyük mirasları vicdanlarıdır. Ahlaklı bir insan olarak kalabilme iradesidir.
Ve bunu sabırla yapmak zorundayız. Bıkmadan. Yorulmadan. Çünkü herkes gerçeği aynı anda duyamaz. Bazıları ancak zamanla, yaşadıklarıyla, kırıldıkları yerde anlar. Ama o an geldiğinde, daha önce söylenmiş bir sözün yankısı onları yakalayabilir.
Belki dünyayı kurtaramayız. Ama bir insanın bile insan kalmasına yardım edebiliyorsak, bu yeterlidir. Gürültülü çoğunluklar değil; sessiz ama güçlü vicdanlar bu dünyayı ayakta tutar.
Burada durduğumuz yerden şunu söyleyebiliriz: Görerek, hatırlayarak ve unutturmamaya çalışarak ilerlemek zorundayız. Çünkü insan kalmak, bu çağda en zor ama en gerekli direniş biçimidir.