Bazı cümleler vardır ki, insanın içinden bir anda, anlık bir tepkiyle çıkmaz. Onlar, yıllar boyunca ruhun dehlizlerinde birikir, olgunlaşır, derinleşir… Ve sonra bir gün, tıpkı ağır bir nefes gibi, sessizce kendini dışarı bırakır.
“Yazdım olmadı, sustum hiç olmadı” da işte tam olarak böyle bir cümledir.
Bu ifade, sanki insanın yaşamındaki tüm kırılmaların, içindeki bütün sözsüzlüklerin ve dile dökülmekten vazgeçilenlerin ortak özeti gibidir. O, kağıda düşen derin bir iç çekişten farksızdır. Kalbin taşıdığı o büyük yükü bir anlığına hafifleten, ama ne yazık ki tam olarak boşaltamayan o ince, sızılı histir.
Yazmak bazen kurtuluş sanılır. Kaleme sarılıp içinden geçenleri dökünce rahatlayacağını umarsın. Cümlelerin seni iyileştireceğine, duygularına düzen vereceğine inanırsın. Fakat insan, her zaman kendini kelimelere emanet edemez. Yazarken anladığını sanırsın; oysa duygu başka bir yerde durur, kelime başka bir yerde. Kırıklığın ağırlığı bazen harflerin taşıyamayacağı kadar büyüktür. Ne kadar yazarsan yaz, içini döktüğünü sansan da için hala doludur. Çünkü kelimeler insanın yaşadığını tam olarak taşıyamaz. Yine de yazarsın; çünkü başka çaren yoktur.
Ben de öyle yaptım. Kimi zaman gece yarıları, kimi zaman sabahın erken saatleri… Bir deftere, telefonun ekranına, bir not kağıdına… Ne varsa yazdım. İçimdeki ateşi dindirmek, zihnimdeki karmaşayı azaltmak, kalbimdeki sıkışmayı rahatlatmak için. Belki biri okur, belki kimse okumaz; ama en çok kendim için yazdım. Çözülür sandım, hafifler sandım, hatta bazı cümlelerimin bana yeni bir yol açacağına inandım. Fakat anladım ki yazmak, insanın derdini anlatmasına yardımcı olur ama bütün yükü alamaz. Yazmak bir kapı açar ama o kapıdan geçmek için bazen başka cesaretler gerekir.
Sonra sustum. Çünkü bazen konuşmak yorucu gelir. İnsan, anlatırken tükenir; anlaşılmayınca daha da yıpranır. Bir süre sonra “belki susarsam daha iyi olur” diye düşünür. İçine döner, kendi iç sesiyle konuşmaya başlar. Zamanla susmak da bir alışkanlığa dönüşür; insan kelimelerden kaçar, duyguyu içine gömer, yüzüne bir sakinlik maskesi takar.
Ben de sustum. Anlatmadım, açıklamadım, tartışmadım, mücadele etmedim. Kendimi geri çektim. Ancak susmanın da başka bir yükü varmış; zamanla öğrendim. Kelime söylemeyince duygu kaybolmuyor, sadece içerde kıpırdamaya, büyümeye ve daha çok yer kaplamaya başlıyor. Sessizlik, dışarıdan bakıldığında dingin görünür ama içeride fırtına biriktirir. Konuşmadığın her şey, zihnin bir köşesine çöker; kalbin ağırlığı artar. Yani susunca bitecek sandım, oysa içimde daha çok çoğaldı.
Bazı insanlar, hissettiklerini açıkça konuşarak rahatlar. Bazılarıysa, en derin duygularını yazının şifalı sessizliğinde ifade ederek hafifler.
Ancak öyle anlar vardır ki, ne kalemi eline almak iyi gelir, ne de dilini tutmak. İşte o zaman, insan konuşmakla susmak arasında sıkışıp kalır.
İçinde bir yanda kendini ifade etme arzusu yanıp tutuşur; diğer yanda ise yeniden incinme korkusu kaplar. Bir yanda hararetle anlaşılma isteği varken, diğer yanda yanlış anlaşılmanın derin kaygısı göğsü daraltır.
İnsan, bu yakıcı ikilemin tam ortasında kaldığında, bırakın söyleyecek kelimeyi bulmayı, sesinin tonunu bile seçemez hale gelir.
İçinden geçenleri tüm samimiyetiyle haykırmak istersin ama bir türlü nasıl başlayacağını bilemezsin. Yazmaya kalkışırsın; ancak kurduğun her cümle, asıl hissin yanında eksik ve yetersiz kalır.
Belki de esas mesele, kendini ifade ederken yaşanan zorluk değil; karşında seni gerçekten duymaya hazır bir kulak bulamamaktır. Çünkü insan konuştuğunda yalnızca dinlenmek istemez; anlaşılmak ister. Bazen tek bir kelime, tek bir bakış, tek bir onaylama yeter. “Seni duydum” demek bile insanın içindeki ağırlığı azaltır. Ne yazık ki herkes herkesi duyamıyor. Bazı insanlar kelimeleri işitir ama duyguyu hissetmez. Bazıları da sessizliğin anlamını kavrayamaz.
İşte bu yüzden yazdığım zaman eksik kaldı, sustuğumda ise içimde taşıyamadığım kadar çok şey birikti. Çünkü her iki yöntemde de karşılık bulamayan duyguların yükü ağır olur. İnsanın içi konuşmak isterken susması, yazmak isterken kelimelerden kaçması bir tür iç çatışmadır. Bu çatışmayı çözmenin yolu ise sadece ifade etmekle kalmayıp; aynı zamanda güvenebileceğin bir ses, bir omuz, bir anlayış bulmaktır.
Bazı günler düşünüyorum: Aslında mesele, yazarken veya susarken yaşanan hayal kırıklıkları yerine insanın kendine karşı dürüst olamaması. Çünkü zaman zaman yazarken bile gerçek duygularımızı saklarız. Cümlenin içine uygun düşmeyen bir hüzün, kelimenin yapısına oturmayan bir acı, paragrafın ritmini bozan bir kırgınlık olduğu zaman içimizdeki sesi kısmaya çalışırız. Aynı şekilde susarken de kendimizi kandırırız. “Unuturum” deriz, “geçer” deriz, “önemsiz” deriz. Oysa hiçbir duygu, yaşandığı anda önemsiz değildir.
Ben yazdım, olmadı. Sustum, hiç olmadı. Ama bugün anlıyorum ki çözüm, ne tamamen yazmakta ne tamamen susmakta. Çözüm, insanın kendini duymasında. İçindeki sesi yargılamadan, susturmadan, bastırmadan dinleyebilmesinde. Çünkü insan kendi duygusunu doğru anlayınca, başkasına anlatırken daha net olur. Kelimeleri daha yerli yerine oturur, cümleleri daha güçlü olur, sessizliği bile anlam taşır.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu fark ediyorum: Yazmak beni ayakta tuttu, susmak beni olgunlaştırdı. Ama ikisi de tek başına yetmedi. Gerçek iyileşme, duyguyu yerinden oynatmayan değil; duyguyu dönüştüren bir iç yolculukta gizli. İnsan, kendi iç sesiyle barıştığında ve kendi duygusunu kabul ettiğinde, kelimeler de sessizlik de başka bir anlam kazanıyor.
Ben artık yazarken daha gerçek, susarken daha bilinçliyim. Ve şunu biliyorum: Anlatmanın bir yolu her zaman var. Bazen bir cümlede, bazen bir bakışta, bazen bir nefeste, bazen de uzun bir iç sessizlikte…
Yazdım, olmadı. Sustum, hiç olmadı. Ama anladım ki insan, kendini duymaya başladığında, her şey yavaş yavaş yerini buluyor; asıl çözüm yolu, her zaman içeride başlıyor.
Saygılarımla.
Sayın M. Kuşcu,
Böylesine içten, derinlikli ve incelikli bir metni kaleme aldığınız için sizi yürekten kutluyorum. Kaleminizin samimiyeti, sessizliğin bile anlam kazandığı bu anlatımı daha da kıymetli kılıyor. Bu tür köşe yazıları, okura yalnız olmadığını hissettiren nadir duraklardan biri oluyor.
Kaleminize, emeğinize ve yüreğinize sağlık.
Sayın Okurum,
Yazımı beğenmeniz beni son derece mutlu etti. İlginiz ve değerli yorumunuz için teşekkür ederim.
Saygılarımla.
Sayın Kuşcu,
Bu satırlar, insanın iç dünyasına sessiz ama derin bir şekilde dokunuyor. Yazmakla susmak arasındaki o ince çatışmayı bu kadar samimi ve yalın anlatabilmek büyük bir iç dürüstlük göstergesi. Pek çok kişinin dile getiremediği duygulara tercüman olan bu metin için sizi tebrik ederim; kaleminiz düşündürüyor ve hissettiriyor.
Emeğinize sağlık.
Sayın Okurum,
Yazımı beğenmeniz beni son derece mutlu etti. İlginiz ve değerli yorumunuz için teşekkür ederim.
Saygılarımla.