1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Mehmet Seyyid KORKUT
  4. Türkiye yaşlanıyor. Peki biz buna hazır mıyız?
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye yaşlanıyor. Peki biz buna hazır mıyız?

Türkiye yaşlanıyor. Peki biz buna hazır mıyız?

Şimdi bu soruyu biraz daha somutlaştıralım.

Çünkü demografik değişimleri yalnızca nüfus tablolarında izlemek kolaydır.

Asıl mesele, o nüfusun ihtiyaç duyacağı sağlık ve bakım kapasitesini bugünden hesaplayabilmektir.

Türkiye’de 65 yaş ve üzerindeki nüfus artık yaklaşık 9,6 milyon.

Bu rakamı yalnızca “9,6 milyon insan” olarak okumak yeterli değildir.

Çünkü 65 yaşındaki sağlıklı ve bağımsız bir bireyle, yatağa bağımlı 85 yaşındaki bir vatandaşın sağlık ve bakım ihtiyacı aynı değildir.

Yaşlı nüfus kendi içerisinde de farklılaşmaktadır.

Bir kısmı hayatını bağımsız şekilde sürdürebilir.

Bir kısmının düzenli sağlık takibine ihtiyacı vardır.

Bir kısmı kronik hastalıklarla yaşamaktadır.

Bir kısmı hareket kısıtlılığı yaşamaktadır.

Bir kısmı ise sürekli bakım desteğine ihtiyaç duymaktadır.

Dolayısıyla asıl sorumuz şu olmalıdır:

Türkiye’nin 9,6 milyonluk yaşlı nüfusunun ihtiyaçlarına cevap verecek sağlık ve bakım sistemi ne kadar güçlü?

Bugün bir hastaneye gittiğimizde çoğunlukla ilk baktığımız şey yatak sayısıdır.

Kaç hastane var?

Kaç yatak var?

Kaç doktor var?

Kaç hemşire var?

Bunlar elbette önemlidir.

Fakat yaşlanan bir toplum için artık başka soruları da sormamız gerekiyor.

Kaç geriatri yatağımız var?

Kaç palyatif bakım yatağımız var?

Kaç uzun süreli bakım yatağımız var?

Kaç yaşlı bakım merkezimiz var?

Kaç huzurevimiz var?

Kaç demans hastasına yönelik bakım kapasitemiz var?

Evde sağlık ve evde bakım hizmetlerimizin kapasitesi ne kadar?

Ve bütün bunların önümüzdeki 10, 20, 30 yıl içerisinde ne kadar artırılması gerekiyor?

İşte burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor.

Hastane yatağı ile bakım yatağı aynı şey değildir.

Akut bir hastalığı tedavi etmek için tasarlanmış bir hastane ile uzun süreli bakım ihtiyacı olan bir yaşlı vatandaşın yaşamını sürdürebileceği bakım modeli birbirinden farklıdır.

Fakat sistem yeterli bakım kapasitesi oluşturamazsa, uzun süreli bakım ihtiyacı olan vatandaşın yolu çoğu zaman hastaneye düşebilir.

Bu durumda hastane, aslında başka bir kurumun üstlenmesi gereken yükü taşımaya başlar.

Sonuç?

Acil servislerde yoğunluk.

Servislerde yatak baskısı.

Sağlık çalışanlarında iş yükü.

Ailelerde çaresizlik.

Ve kamu kaynaklarında artan maliyet.

Bir başka ifadeyle, bakım kapasitesindeki eksiklik sağlık sisteminin başka bir noktasında maliyet olarak karşımıza çıkar.

Bu nedenle yaşlılık politikası konuşurken sadece “kaç hastane yatağımız var?” sorusunu sormak yeterli değildir.

Asıl soru:

“Yaşlı vatandaşın ihtiyacına göre doğru yerde, doğru hizmet kapasitemiz var mı?”

Bir yaşlı vatandaşın her sağlık sorunu hastanede çözülmez.

Bazı sorunların yeri aile hekimliğidir.

Bazılarının yeri evde sağlık hizmetidir.

Bazılarının yeri gündüzlü bakım merkezidir.

Bazılarının yeri rehabilitasyon merkezidir.

Bazılarının yeri palyatif bakımdır.

Bazılarının yeri ise uzun süreli bakım kuruluşudur.

Dolayısıyla yaşlanan Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla hastane değildir.

İhtiyacımız olan şey, birbirine bağlı bir sağlık ve bakım ekosistemidir.

Hastane.

Evde sağlık.

Evde bakım.

Geriatri.

Palyatif bakım.

Rehabilitasyon.

Sosyal hizmet.

Gündüzlü bakım.

Huzurevi.

Uzun süreli bakım.

Ve bütün bunları birbirine bağlayan güçlü bir koordinasyon.

Çünkü yaşlı bireyin ihtiyacı çoğu zaman tek bir kurum tarafından karşılanamaz.

Bir vatandaş bugün hastanede tedavi görebilir.

Yarın rehabilitasyona ihtiyaç duyabilir.

Daha sonra evde sağlık hizmetine ihtiyaç duyabilir.

İlerleyen yıllarda ise sürekli bakım ihtiyacı ortaya çıkabilir.

Sistem bu geçişleri yönetemiyorsa, her basamak bir sonraki basamağın yükünü taşımaya başlar.

İşte burada yeniden ilk yazımızdaki baraj örneğine dönüyoruz.

Barajın doluluk oranını sadece “henüz taşmadı” diye değerlendiremeyiz.

Su seviyesinin hangi hızla yükseldiğine de bakmak zorundayız.

Türkiye’de de yalnızca bugün kaç yaşlı vatandaşımız olduğuna bakmak yetmez.

Yaşlı nüfusun hangi hızla arttığına ve bu nüfusun önümüzdeki yıllarda hangi hizmetlere ihtiyaç duyacağına bakmak zorundayız.

Üstelik burada yalnızca yatak sayısını artırmak da yeterli değildir.

Çünkü yatağın başında insan gerekir.

Hemşire gerekir.

Sağlık teknikeri gerekir.

Bakım personeli gerekir.

Geriatri uzmanı gerekir.

Fizyoterapist gerekir.

Sosyal çalışmacı gerekir.

Psikolog gerekir.

Ve bütün bu meslek gruplarının koordinasyonunu sağlayacak bir sistem gerekir.

Yani yaşlanan Türkiye’nin sorunu yalnızca “kaç yatak?” sorusu değildir.

Aynı zamanda:

“Kaç insan gücü?”

“Kaç bakım merkezi?”

“Kaç evde bakım ekibi?”

“Kaç geriatri uzmanı?”

“Kaç rehabilitasyon kapasitesi?”

sorusudur.

Bir başka önemli mesele ise bölgesel farklılıklardır.

Türkiye’nin her yerinde aynı demografik yapı yoktur.

Bazı illerimiz genç nüfusa sahipken bazı bölgelerimiz çok daha hızlı yaşlanmaktadır.

Dolayısıyla Türkiye’nin yaşlanma politikasının yalnızca Ankara’da hazırlanan genel bir plan olması yetmez.

İl il, bölge bölge ihtiyaç analizi yapılmalıdır.

Tokat’ın ihtiyacı ile İstanbul’un ihtiyacı aynı olmayabilir.

Bir ilçede huzurevine ihtiyaç varken başka bir yerde evde bakım ekiplerinin güçlendirilmesi daha doğru olabilir.

Başka bir bölgede geriatri kapasitesi artırılması gerekirken, başka bir bölgede gündüzlü bakım merkezi daha büyük bir ihtiyaç olabilir.

Bu nedenle artık elimizde yalnızca bir “yaşlı nüfus haritası” değil, bir “yaşlılık ihtiyaç haritası” bulunmalıdır.

Hangi ilde kaç yaşlı var?

Kaçı yalnız yaşıyor?

Kaçının kronik hastalığı var?

Kaçının sürekli bakım ihtiyacı var?

Kaç bakım yatağı var?

Kaç huzurevi kapasitesi var?

Kaç geriatri yatağı var?

Kaç palyatif bakım yatağı var?

Kaç evde sağlık ekibi görev yapıyor?

Ve 2030, 2040, 2050’de bu ihtiyaçlar nereye ulaşacak?

Bu soruların cevabını bugünden bilirsek planlama yapabiliriz.

Bilmezsek yarın sadece sonuçlarla mücadele ederiz.

İşte mesele tam olarak burada.

Türkiye’nin yaşlanması bir kriz değildir.

Ancak yaşlanmaya hazırlıksız yakalanmak krize dönüşebilir.

Yaşlı nüfusun artması bir yük değildir.

Fakat bu nüfusun ihtiyaçlarını planlamamak hem ailelere hem sağlık sistemine hem de kamu bütçesine ağır bir yük getirebilir.

Bu yüzden bugün sormamız gereken soru:

“9,6 milyon yaşlımız var, kaç yatağımız var?”

sorusundan biraz daha büyüktür.

Asıl soru şudur:

“9,6 milyon yaşlımızın bugün ve yarın ihtiyaç duyacağı sağlık, bakım ve sosyal hizmet kapasitesini oluşturuyor muyuz?”

Çünkü yatak dolduktan sonra yeni yatak aramak kolay değildir.

Bakım personeli ihtiyacı ortaya çıktıktan sonra insan kaynağını yetiştirmek yıllar alır.

Yeni bir bakım merkezi açmak zaman alır.

Yeni bir sağlık tesisi planlamak zaman alır.

Yeni bir sistem kurmak ise daha da uzun sürer.

Demografik değişimin en önemli özelliği şudur:

Bize önceden haber verir.

Dolayısıyla Türkiye’nin elinde çok kıymetli bir avantaj var.

Henüz zamanımız var.

Fakat bu zamanı kullanmazsak, bir gün yalnızca şu soruyu sormak zorunda kalabiliriz:

“Neden daha önce hazırlık yapmadık?”

Ve o gün geldiğinde cevap vermek, yeni bir bakım merkezi açmaktan çok daha pahalı olabilir.

 

Türkiye yaşlanıyor. Peki biz buna hazır mıyız?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!