1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Buse Köseer
  4. İLİŞKİDE SEVMEK YETMİYORSA, İNSAN NEYİ ARIYOR?
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İLİŞKİDE SEVMEK YETMİYORSA, İNSAN NEYİ ARIYOR?

featured

Bir insanın sana değer verdiğini nasıl anlarsın?

Belki de cevabı sandığımız kadar romantik değildir.

Çünkü değer vermek; her sabah “Günaydın güzelim” demek, her gece “İyi geceler” yazmak, doğum gününü hatırlamak, çiçek göndermek, güzel bir restoranda masa ayırtmak değildir yalnızca.

Bunlar güzeldir. Ama bunlar sevginin görünen yüzüdür. Değer ise biraz daha içeridedir. Daha sessiz, daha zahmetli, daha görünmez bir yerde durur. Çünkü insanı gerçekten sevdiğini söylemek kolaydır. Asıl mesele, o sevgiyi karşındaki insanın kalbine ulaştırabilmektir.

Bir insanın sana değer verip vermediğini çoğu zaman sana söylediklerinden değil, sen söyledikten sonra neyi değiştirdiğinden anlarsın. Çünkü bilmek başka şeydir, önemsemek başka. İlişkilerin en büyük yanılgısı da tam burada başlar. İnsanlar birbirlerini gerçekten anlamıyorlar mı? Yoksa anladıkları bazı şeyleri yapmak, kendi konforlarından vazgeçmelerini gerektirdiği için mi yapmıyorlar?

Serap günün bütün yorgunluğunu üzerinde taşıyarak eve geliyor. Telefonun diğer ucundaki partneri Arda ya gün içinde yaşadığı bir şeyi anlatıyor. Belki patronuyla tartışmış. Belki bir arkadaşı onu kırmış. Belki annesinin sesindeki o küçücük değişiklik bile bütün gününü huzursuz etmeye yetmiş.

“Bugün çok kötüydüm.”

Karşı taraf birkaç saniye susuyor.

“Boş ver ya. Takılma bu kadar.”

Arda için mesele kapanıyor. Serap içinse tam o anda başka bir şey başlıyor. Çünkü kadın çözüm istememişti. Yalnızca görülmek istemişti. Bazen insanın karşısındakinden beklediği şey hayatını düzeltmesi değildir. Sadece bir süreliğine yanında olduğunu hissettirmesidir.

“Gel, anlat.” “Ne oldu?” “Ben buradayım.”

Birkaç kelime. Ama bazı kelimeler insanın omzundan bir günün ağırlığını alabilir. Bazen sevgi, bir problemin çözümünü bulmak değil; o problemin içinde karşındaki insanı yalnız bırakmamaktır. “Prenses gibi sevilmek” dediğimiz şey de tam olarak budur. Her istediğinin önüne konması değil. Dinlenmek. Kollanmak. Açıkça konuşulabilmek. Kırıldığında küçümsenmemek. Üzüldüğünde “abartıyorsun” denilmemek. Kendini sevmesi zor bir insanmış gibi hissettirilmemek. Ve en önemlisi… 

Sevildiğin yerde sürekli kendini kanıtlamak zorunda kalmamak. Çünkü insan, sevildiği ilişkide sürekli diken üstünde yaşamamalı. Bir cümlenin ardından terk edilmekten, bir tartışmanın ardından sevgisinin azalmasından, bir ihtiyacını dile getirdiğinde “çok şey istiyorsun” denilmesinden korkmamalı. Sevgi, insanın kendisini küçülttüğü bir yer olmamalı. Tam tersine. İnsanın kendisi olabildiği, düştüğünde toparlanabileceğini bildiği, sustuğunda bile sessizliğinin fark edileceğine inandığı bir yer olmalı.

Yazar bell hooks, sevginin bir his olmaktan önce bir eylem olduğunu söyler; ona göre sevmek, karşındaki insanın ruhsal gelişimine gerçekten niyet etmektir. Yani sevgi hissedilen değil, seçilen ve tekrar tekrar yapılan bir şeydir. Sevgi, insanın içinde yaşadığı sürece yalnızca ona aittir. Karşındaki insana ulaştığında ise bir ilişkiye dönüşür. İşte tam bu yüzden bir insan seni çok seviyor olabilir. Ama sen o sevgiyi hiç hissedemiyorsan, o sevginin ilişkideki karşılığı nedir?

Yani sevmek yetmez. Sevdiğini, sevdiğin insanın anlayabileceği bir dile çevirmek gerekir. Çünkü herkes aynı dili konuşmaz. Birbirlerinin sevgi diline karşılık veremeyen ilişkiler hep acı ile sonuçlanır. Yıkım kaçınılmaz bir sondur.

Aile danışmanı Gary Chapman, insanların sevgiyi beş farklı dilde ifade ettiğini anlatır: onay ifade eden sözler, birlikte geçirilen kaliteli zaman, hediyeler, hizmet ve dokunuş. Kimimiz sevgiyi kelimelerle duyar, kimimiz varlıkla, kimimiz ise sessizce yapılan bir iyilikle.

Biri sevgisini dokunarak anlatır. Biri sözcüklerle. Biri fedakârlık ederek. Biri birlikte zaman geçirerek. Biri “Ben senin için buradayım.” diyerek. İki insanın birbirini sevmesine rağmen birbirini sevemiyor gibi hissetmesinin nedeni budur. Çünkü biri sevgisini veriyordur. Diğeri ise o sevgiyi kendi diline çeviremiyordur. Aynı evde. Aynı yatakta. Aynı hayatın içinde. Ve yine de birbirlerinden kilometrelerce uzakta… İlişkilerde bazen iki farklı yalnızlık vardır. Biri yanında kimsenin olmamasıdır. Diğeri ise yanında biri varken anlaşılmamaktır. İkincisi daha sessizdir. Bu yüzden daha uzun sürer.

“Nasılsın?” “İyiyim.” “Sen?” “Ben de iyiyim.”

Bitti. Oysa burada ki “Nasılsın?” gerçekten nasılsın demek değildir. “Sesin neden böyle?” “Bugün seni biraz uzak hissediyorum.” “Bir şey olduysa anlatabilirsin.” “Ben buradayım.” demektir.

Biz ise çoğu zaman sorunun ruhuna değil, kelimesine cevap veriyoruz.

“İyi misin?” “İyiyim.” “Bir şey mi oldu?” “Yok.” “Emin misin?” “Evet.”

Ve konuşma bitiyor. Modern ilişkilerin en büyük problemi iletişimin azalması değil. İletişimin temasının azalması. Mesajlaşıyoruz ama konuşmuyoruz. Arıyoruz ama dinlemiyoruz. Yan yana oturuyoruz ama birbirimizin yüzüne bakmıyoruz. Birbirimizin nerede olduğunu biliyoruz fakat birbirimizin hayatında ne olup bittiğini bilmiyoruz. Bir insanın nerede olup olmadığını bilmekle, onun hayatında olup olmadığını bilmek arasında koca bir uçurum var.

Bugün ilişkilerden istediğimiz şeyler de aslında çok değişmedi. İlgi istiyoruz. Sadakat. Şeffaflık. Zaman. Güven. Merak edilmek. Aranmak. Sorulmak. Hatırlanmak. Zor zamanlarda yalnız bırakılmamak. Ve bütün bunların altında tek bir cümle yatıyor: “Senin için önemli olduğumu bana hissettir.”

Fakat burada insanı kendisine döndüren daha zor bir soru var. Karşımızdaki insanın bizden ne beklediğini gerçekten biliyor muyuz?

Çoğu zaman biliyoruz. Hatta bazen o kadar iyi biliyoruz ki… Hangi cümlemizin onu kıracağını, hangi davranışımızın onu mutlu edeceğini, hangi sessizliğimizin onu gece boyunca düşündüreceğini biliyoruz.

Partnerin defalarca, “Bana haber vermeni istiyorum.” diyorsa artık bunu bilmiyor değilsindir. “Böyle konuştuğunda kırılıyorum.” diyorsa artık bundan haberin yok değildir. “Zor zamanımda yanımda olmanı istiyorum.” diyorsa artık ihtiyacını duymamış değilsindir.

Bazen mesele anlamamak değildir. Bazen mesele, anladığın hâlde değişmenin sana pahalı gelmesidir. Çünkü değişmek, insanın konfor alanından çıkmasını gerektirir.

Ve bazı insanlar seni kaybetmekten korkacak kadar severken, seni kaybetmemek için davranışlarını değiştirecek kadar hazır değildir. İlişkilerin en acı çelişkilerinden biridir bu.

Bir insan seni kaybetmek istemeyebilir. Ama seni yanında tutmak için gereken özeni de göstermeyebilir. Seni seviyor olabilir. Ama seni sevdiğin şekilde sevmiyor olabilir.

İşte burada sevginin tek başına neden yetmediğini anlarız. Çünkü insan yalnızca sevilmek istemez. Sevildiği yerde güvende olmak ister. Her tartışmada sevgisinin sorgulanmadığını bilmek ister. Kırıldığında karşısındakinin onu cezalandırmak yerine anlamaya çalışacağını bilmek ister. Bir hata yaptığında ilişkinin bir anda tehdit hâline gelmeyeceğini bilmek ister.

En önemlisi, kendisini sevmesi zor biriymiş gibi hissetmek istemez.

Bir süre sonra partnerlerden biri sürekli “Beni seviyor musun?” diye sormaya başladıysa, sorun sevginin olmaması değil, sevginin görünür olmamasıdır.

Terapist ve yazar Esther Perel, uzun süreli ilişkilerde insanların hem güvenlik hem macera aradığını, hem tanıdık hem de merak uyandıran bir yakınlık istediğini söyler. Ona göre bir ilişkide asıl tehlike çatışma değil, birbirine karşı meraklı olmayı bırakmaktır. Bu yüzden bazı insanlar için üç saatlik sessizlik yalnızca üç saat değildir. “Sonra konuşuruz.” yalnızca ertelenmiş bir konuşma değildir. “Birazdan ararım.” yalnızca bir telefonun gecikmesi değildir. Bütün bunlar insanın geçmişinden taşıdığı görünmeyen bir kapıyı açar. Fakat geçmişimiz, bugün karşımızdaki insana kötü davranmamızın sonsuz mazereti de değildir.

“Ben böyleyim.” “Ben duygularımı belli edemem.” “Ben mesajlaşmayı sevmiyorum.” “Benim sevgi dilim bu.”

Evet, bunlar açıklamadır. Ama çoğu zaman değişmemek için kullanılan cümlelerdir.

İnsan kendini tanımakla kendini aklamak arasındaki farkı bilmelidir. “Ben böyleyim.” demek, her zaman kendini tanımak değildir, yalnızca kendini değiştirmeyi reddetmektir.

Bir ilişkide aynı yerden sürekli kırılan insan, bir süre sonra partnerine değil, kendisine dönüp sormaya başlar: “Acaba çok mu şey istiyorum?”

Hayır, çok şey istemiyorsun. Belki yalnızca doğru şeyi yanlış insandan bekliyorsun. Belki sürekli mesaj istemiyorsundur. Görülmek istiyorsundur. Belki her dakika aranmak istemiyorsundur. Önemsenmek istiyorsundur. Belki bütün sorunlarının çözülmesini beklemiyorsundur. Yalnızca sorunlarının içinde yalnız bırakılmak istemiyorsundur.

Değer vermek biraz da burada başlar. Karşındaki insanın ihtiyacını küçümsememekte. “Bunun neresi önemli?” dememekte. Sana küçük gelen bir şey, onun kalbinde büyük bir yere dokunabilir. Senin için unutulmuş bir telefon aramasıdır. Onun için “Demek ki aklına bile gelmedim.” düşüncesidir. Senin için küçük bir tartışmadır. Onun için belki çocukluğundan beri bildiği o tanıdık yalnızlık.

Bir insanın canının yandığı yeri ölçmek için cetvel kullanamazsın.

Bu yüzden ilişkilerde özen, sevgiden bile daha görünür hâle gelir. Sevgi içeride saklı kalabilir. Özen ise dışarı çıkar. Bir telefon olur. Bir özür olur. Bir davranış değişikliği olur. Bir bardak su olur. Bir “Eve vardın mı?” mesajı olur. Bir tartışmanın ortasında bile karşındaki insanı incitmemeyi seçmek olur. İnsanın “Ben bu ilişkide önemliyim.” dediği yer tam olarak burasıdır.

Mutsuz ilişki, kavganın olduğu ilişki değildir. İki insan birbirine kızabilir. Kırılabilir. Fikir ayrılığı yaşayabilir. Hatta bazen birbirinden uzaklaşmak isteyebilir. Sağlıklı ilişki, hiç çatışmanın olmadığı ilişki değildir. Çatışmadan sonra birbirine yeniden ulaşabilen ilişkidir.

Asıl mutsuz eden ilişki, insanın kendisini sürekli anlatmak zorunda kaldığı ilişkidir. Aynı şeyi defalarca açıklarsın. Aynı davranışı defalarca anlatırsın. Aynı yerden defalarca kırılırsın. Sonra bir gün konuşmaktan yorulursun. İşte tehlikeli olan o gündür. Bir ilişkiden çoğu zaman kavga ederek değil, anlatmaktan vazgeçerek uzaklaşılır. Önce anlatmayı bırakırsın. Sonra beklemeyi. Sonra kızmayı. Sonra merak etmeyi. Ve bir sabah, yanında duran insanın hayatındaki yerini artık sorgulamadığını fark edersin. Cevabını çoktan vermişsindir.

İlişkinin bittiğini “Artık seni sevmiyorum.” cümlesinden değil, “Neyse.” kelimesinden anlarsın.

“Neyse.”

İlişkilerin en sessiz cenaze törenlerinden biridir bu kelime. “Neyse” diyen insan çoğu zaman artık açıklamak istemiyordur. Bir zamanlar saatlerce anlattığı şeyi şimdi tek kelimeyle geçiyorsa, sorun anlatacak bir şeyinin kalmaması değildir. Dinleneceğine dair inancının kalmamasıdır. İşte insanın sevdiği kişiden uzaklaşması böyle başlar. Önce kalabalıkta yalnız kalır. Sonra ilişkide. Sonra kendi içinde. Bireylerin en çok yorulduğu şey yalnız kalmak değildir. Yanında biri varken yalnız hissetmektir. Sevgi, insanın kendisini sürekli savunduğu bir yer olmamalı. İnsan sevdiği kişinin yanında bazen çocuklaşabilmeli. Bazen susabilmeli. Bazen ağlayabilmeli. Bazen neye ihtiyacı olduğunu bile bilmeden sadece yanında durmasını isteyebilmeli. Sevildiği yerde her zaman güçlü olmak zorunda kalmamalı. “Yuva” dediğimiz şey tam olarak budur. Dünyanın bütün gürültüsünün içinde, bir insanın yanında kendini biraz daha sessiz hissedebilmesi. Kaosun içinde huzur bulabilmesi. Yıkıldığında utanmadan toparlanabilmesi. Ve herkes uzaklaşırken, birinin ona doğru gelmeye devam edeceğini bilmesi. Bazı insanlar hayatımıza yalnızca güzel günlerde eşlik eder. Bazıları ise hayatın en çirkin, en dağınık, en savunmasız hâlimizi gördüğünde bile kalmayı seçer.

İşte insanın gerçek sevgiyi ayırt ettiği yer burasıdır. Birinin seni en güzel hâlinle sevmesi zor değildir. Asıl mesele, dağıldığın hâlini gördüğünde de sana aynı şefkatle bakabilmesidir.

Ama burada ince bir çizgi var. Sevmek, her davranışı kabullenmek değildir. Değer vermek, sınırları ortadan kaldırmak değildir. Bir insanı anlamak, kendini onun bütün yaralarına teslim etmek değildir. Sağlıklı sevgi, hem “Seni anlıyorum.” diyebilmektir hem de gerektiğinde “Bunun bana verdiği zararı kabul etmiyorum.” diyebilmektir. Çünkü sevgi kendini yok etmek değildir. İki insanın birbirini büyütebildiği yerde anlam kazanır.

Psikiyatr ve yazar Viktor Frankl, insanın en zor koşullarda bile hayatta kalmasını sağlayan şeyin bir anlam bulabilmek olduğunu söyler. Bir ilişkide anlam ise çoğu zaman karşındaki insanı, onu değiştirmeye çalışmadan, olduğu hâliyle görebilmekten doğar.

Karşındaki insanı gerçekten anlamaya çalışmak… Onu kendi istediğin hâle getirmek için değil, olduğu hâliyle görebilmek için dinlemek… İlişkilerde en çok ihtiyacımız olan şey budur. İnsanın o an sevgilisine ihtiyacı yalnızca partneri değil, şahittir. Hayatına şahit olacak birine. Bugün nasıl güldüğünü görecek. Neye üzüldüğünü fark edecek. Neyi sevdiğini hatırlayacak. Hangi cümleden sonra sustuğunu anlayacak. Ve sen anlatmadan önce gözlerinden okuyacak. Bireyin sevildiğini bilmesi başka, hissetmesi başkadır.

Bir insan sana “Seni seviyorum.” diyebilir. Ama sen kendini sürekli yalnız hissediyorsan, o cümlenin hayatındaki karşılığı nedir?

Bir insan seni çok seviyor olabilir. Ama seni anlamaya çalışmıyorsa, ihtiyaçlarını önemsemiyorsa, defalarca söylediğin bir şeyin sende nasıl bir yara açtığını bildiği hâlde aynı yere basıyorsa, yalnızca seviyor olması ilişkinin sağlıklı olduğu anlamına gelir mi?

Değer vermek tam olarak budur. Karşındaki insanın senden ne beklediğini öğrenmek. Onu değiştirmeye çalışmadan anlamak. İhtiyacını küçümsememek. Söylediği şeyi ciddiye almak. Ve gerektiğinde kendi davranışına dönüp bakabilmek.

Çünkü ilişki yalnızca “Bana ne veriyorsun?” sorusundan ibaret değildir. Bir yerden sonra insanın kendisine de sorması gerekir: “Ben bu insanın yanında nasıl biriyim?”

Onu gerçekten dinliyor muyum? Yoksa sıra bana gelsin diye mi susuyorum? Onun ihtiyaçlarını biliyor muyum? Biliyorsam, hangilerini karşılıyorum? Hangilerini sürekli erteliyorum?

Ve belki en zor soru… Benden beklediği şeyi gerçekten yapamıyor muyum, yoksa yapmak işime mi gelmiyor?

Çünkü bazen insanın kendisine verebileceği en dürüst cevap, karşısındakine verebileceği en güzel özürden daha değerlidir.

Sevgi yalnızca hissetmek değildir. Sevgi, hissettiğini karşındaki insanın anlayabileceği bir dile çevirebilmektir. İlişkinin bütün kaderi, iki insanın birbirine söylediği o büyük cümlelerde değil; kimsenin görmediği o küçük anlarda saklıdır. Telefonu eline alıp “Nasılsın?” diye sorduğun o anda. Karşındaki insan “İyiyim.” dediğinde gerçekten inanmak yerine sesinin içindeki yorgunluğu merak ettiğin o saniyede. Bir tartışmanın ortasında sesini yükseltmek yerine sustuğun o yerde. “Bunu daha önce söylemiştin.” diye hatırladığın o anda. Ve sevdiğin insanın sana bir kez anlattığı bir yarayı, bir daha asla aynı yerden açmamayı seçtiğin o sessiz kararda. Bazıları sevgilerini çok güzel anlatırlar. Bazıları ise çok güzel yaşatırlar. İnsan, hayatının sonunda kendisine söylenen en güzel cümleleri değil, yanında gerçekten kimlerin kaldığını hatırlar. Değer vermek, bir insanın hayatında büyük bir yer kaplamak değildir. Bazen yalnızca onun kalbinde kendisini güvende hissedebileceği bir yer bırakmaktır. Sevgi “Seni seviyorum.” demekle başlar. Ama değer vermek, karşı tarafa şunu hissettirebildiğin yerde gerçek olur: “Senin duyguların benim için önemli. Senin varlığın benim için önemli. Ve sen bana bir şeyi söylediğinde, ben onu duyuyorum.” İlişkilerin bugün daha fazla sevgiye değil, daha fazla özen göstermeye ihtiyacı var. Daha fazla meraka. Daha fazla dinlemeye. Daha fazla anlayışa. Ve biraz daha az “Ben zaten böyleyim.” demeye. Çünkü insan sevdiği kişiye yalnızca sevgisini değil, değişebilme ihtimalini de sunabilmeli. Geriye kalacak en önemli soru şu değildir: “Beni sevdi mi?”

Daha ağır olan şudur: “Beni severken, sevgisini bana hissettirebildi mi?”

Çünkü insan bazen kendisine söylenenlerden çok, yaşadığı şeyleri hatırlar. Kimin yanında rahatça ağlayabildiğini… Kimin yanında sustuğunda bile anlaşıldığını… Kimin kendisini kırdığı yeri öğrendikten sonra oraya bir daha basmadığını… Ve herkes uzaklaşırken kimin ona doğru geldiğini.

İLİŞKİDE SEVMEK YETMİYORSA, İNSAN NEYİ ARIYOR?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!