İki ayrı ruhun ve iki ayrı bedenin aynı coğrafyada buluşma arzusu, insanlık tarihinin en kadim, en çelişkili serüvenidir. Evlilik ; fırtınalı denizlerde iki farklı geminin aynı rotaya kilitlenmesi gibi, hem büyüleyici bir ortaklık hem de sürekli bir seyrüsefer mücadelesidir.
İnsan, kendi iç dünyasının kırılgan sınırlarını korumakla, bir başkasının varlığına yer açmak arasındaki o ince çizgide yürür. Bu hat, salt iktisadi ya da sosyolojik bir birleşme değil, iki ayrı varoluşun birbiriyle temas ederken kendi özgünlüğünü kaybetmemeden varolma çabasıdır.
Evlilik iki ayrı nehrin aynı yatakta akmaya başlamasıdır. Ancak bu birleşme, nehirlerin kendi kaynaklarını, kendi suyunun tadını unutması anlamına gelmez. Bedenler aynı mekânı, aynı zamanı ve aynı somut gerçekliği paylaşırken, ruhlar kendi gizemli derinliklerini muhafaza etmek ister.
İki ayrı beden aynı çatının altında yaşlanırken, iki ayrı ruh kendi içsel yolculuğuna devam eder. Evliliğin sanatı da tam olarak bu iki farklı hızı, bu iki farklı ritmi tek bir senfoniye dönüştürebilmektedir.
Evlilikte en büyük yanılgılardan biri, “artık biz olduk” düşüncesiyle “ben”i tamamen ortadan kaldırmaktır. Oysa sağlıklı bir beraberlikte “ben” ölmez, “biz”in içinde yeni bir anlam kazanır.
İki insanın birbirine yaklaşması, aralarındaki mesafenin bütünüyle yok olması değildir. Bazen sevginin en olgun hâli, iki insanın birbirine dokunurken birbirinin sınırlarına da saygı göstermesidir. Ruhlar birbirine yaslanabilir ama birbirinin yerine geçemez. Çünkü insan, en sevdiği kişinin yanında bile kendi iç odasına sahip olmalıdır.
Bu kurum, bireyin kendi narsisistik alanından feragat ederek “öteki” kavramıyla yüzleştiği en çıplak arenadır. İki kişinin karşılaşması iki kimyasal maddenin temasına benzer; bir reaksiyon oluşursa, her ikisi de dönüşür.
Evlilikte yaşanan sürtüşmeler ve uyum süreçleri, kişinin kendi gölgeleriyle, benliğinin henüz keşfetmediği alanlarıyla yüzleşmesini sağlar. Birey, eşinin aynasında kendi yaralarını, arzularını ve savunma mekanizmalarını açıkça görmeye başlar.
Bu yönüyle evlilik, aynı zamanda psikolojik bir aynadır. İnsan bazen eşinde kendi eksiklerini, korkularını ve bastırdığı taraflarını görür. Eşinin bir davranışı, yıllardır kapalı duran bir çekmeceyi açabilir. Öfke bazen bugünün olayına değil, geçmişin biriktirdiği başka bir acıya aittir. Kıskançlık bazen sevginin büyüklüğünden değil, kaybetme korkusunun derinliğinden beslenir. Kontrol etme arzusu ise çoğu zaman sevgiyi korumaya çalışırken özgürlüğü boğan görünmez bir duvara dönüşür.
Toplumsal boyutuyla evlilik, bireysel arzuların kolektif düzenle el sıkıştığı sosyo-kültürel bir sözleşmedir. Toplum, bu iki ayrı bedeni ve ruhu çekirdek bir yapı içinde meşrulaştırarak onlara korunaklı bir liman vaad eder. Ancak bu toplumsal kabuk, zaman zaman bireyin özgünlüğünü baskılayan, onu kalıplaşmış rollerin içine hapseden bir zırha da dönüşebilir. Geleneksel beklentilerle bireysel özgürlükler arasındaki bu sürekli gerilim, modern insanın evlilik içindeki en büyük sosyopsikolojik sınavıdır.
Ruhların özerkliği, bir bağlılığın derinliğini belirleyen ana unsurdur. Birbirine kenetlenmiş iki ruhun arasındaki mesafe tamamen yok olduğunda, aradaki çekim kuvveti de kaybolur. Sanatsal bir heykelin işlenebilmesi için nasıl ki mermerin direnci gerekliyse, sağlıklı bir birliktelik için de partnerlerin kendi özgün sınırlarına sahip çıkması şarttır.
Evlilik, ötekini kendine benzetmek değil, onun farklılığında kendi tamamlanmışlığını aramak, hatta o farklılığa hürmet etmektir.
Modern çağın getirdiği bireycilik, iki ayrı ruhun bir arada kalabilmesini her zamankinden daha karmaşık bir hale getirmiştir. Günümüz insanı, hem sığınacak güvenli bir liman aramakta hem de özgürlüğünün tek bir santiminden bile ödün vermek istememektedir. Bu çelişki, evliliği kalıcı bir yapıdan ziyade, her gün yeniden inşa edilmesi gereken dinamik bir sürece dönüştürür.
Evlilik, ne tek bir bedene dönüşmek ne de tamamen ayrık kalmaktır. O, bir arada dururken bile bağımsız kalabilme becerisidir. Halil Cibran’ın ifadesiyle, tapınağın sütunları nasıl ayrı duruyorsa ve meşe ile selvi birbirinin gölgesinde büyümiyorsa, iki ruh da kendi ışığını koruyarak yan yana durmalıdır. Bu denge sağlandığında, iki ayrı benlik birbirini tüketmek yerine besleyen bir varoluş alanına erişir.
İki ayrı beden ve iki ayrı ruh, ancak kendi yalnızlıklarına saygı duyduklarında gerçek bir “biz” oluşturabilirler. Evlilik, bireysel hikâyelerin silindiği bir son değil, aksine, iki farklı öykünün yan yana yazılarak daha zengin, daha derin ve çok katmanlı ortak bir romana dönüştüğü sonsuz bir anlatıdır.
Bütün mesele farklılıkları ve özgünlükleri tek bir kalıba sokmak değil, aralarında bir köprü kurabilmektir. Çünkü gerçek evlilik, “sen artık bensin” cümlesinde değil, “sen sensin, ben benim ve yine de aynı hayatın içinde birbirimize iyi gelebiliyoruz” diyebilme olgunluğunda saklıdır. Sevginin en güzel biçimi şudur : İki ayrı ruhun birbirini hapsetmeden birbirine yuva olması.Gerisi kuru kalabalık. . .