1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. AYDIN UZKAN
  4. SIRTIMIZDAKİ BIÇAĞIN ANATOMİSİ
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

SIRTIMIZDAKİ BIÇAĞIN ANATOMİSİ

featured

İnsanın kendi imkanlarıyla asla baştan sona göremediği, bakışının menzilinden muaf tutulmuş yegane coğrafyadır sırt. İşte bu yüzden, sırtımız başkalarına açtığımız en katıksız teslimiyet alanıdır.

Bir düşmanın karşımızda kılıç kuşanması doğanın gereğidir. Bakışımız bakışına kilitlenir, hamlesini tartar, siperimizi alırız. Ancak sırta saplanan bıçak, savaş meydanının değil, mahrem mekânların aygıtıdır.

 O bıçak, düşmanın karanlığından değil, en yakınımızdakinin aydınlığından süzülüp gelir. Bıçağın kabzasını tutan el, düne kadar omzumuza dostça dokunan, , gözümüzün içindeki gölgeyi ilk fark eden elle aynıdır. Kazığın anatomisi, tam da bu coğrafi ve duygusal kör noktanın istismar edilmesiyle başlar.

Bu ihanet, rastgele bir kötülük eylemi değil, yapısal bir ihlaldir. Yabancı, bize zarar verebilir ama bizi ihanete uğratamaz, çünkü yabancının bizim iç dünyamızın mimarisinden, zaaflarımızın haritasından haberi yoktur.

Yakınlık, savunma mekanizmalarının silahsızlandırıldığı bir serbest bölge yaratır. İnsan, toplumsal yaşamın ağır zırhlarını yalnızca evim dediği insanların ve dostlukların eşiğinde çıkarır. Dolayısıyla en yakının attığı kazık, sadece iki birey arasındaki ilişkinin kopması anlamına gelmez. Bireyin başkalarıyla kurduğu o görünmez güven bağlarına olan inancının kolektif olarak çökmesidir.

Güven, zamana yayılarak inşa edilen soyut bir sığınaktır. Birine güvenmek, kendi kırılganlığımızı onun vicdanına emanet etmektir. Zihnimiz, en yakınımızın kimliğini “güvenli bölge” olarak kodlar ve bu kodlama zamanla algımızın ayrılmaz bir parçası haline gelir.

Bıçak sırta saplandığı o ilk anda yaşanan acı, fiziksel bir doku hasarından ziyade şiddetli bir bilişsel sarsıntıdır. Zihin, silahı tutan el ile o elin sahibine ait hafızayı yan yana getiremez. Gerçeklik birdenbire çatlanır. Düne kadar anlatılan hikâyelerin, paylaşılan sırların, birlikte gülünen anların hangisinin sahi, hangisinin bir kurgudan ibaret olduğu sorusu insanı esir alır.

İhanet eyleminin hemen ardından zamanın akışı bükülür. Yaralanan kişi için olay anı, sonsuz bir şimdiki zamana dönüşür. Sırtımızdaki bıçak, fiziki bir nesne olmaktan çıkıp zihinsel bir hale, her nefeste varlığını hissettiren soyut bir sızıya dönüşür. Bu sızı, eylemin kendisinden ziyade, o eyleme kaynaklık eden hesapçılığın soğukluğuyla beslenir.

Bıçak tek bir hamleyle girmiştir belki ama o hamleden önce uzun bir sessizlik, örtük bir kıskançlık veya sinsice büyüyen bir ego savaşı vardır. En yakınınız, sizi vuracağı yeri seçerken sizin ona verdiğiniz sırları birer cephane gibi kullanmıştır. Bu, kötülüğün en rafine, en mimari biçimidir.

Modern toplumun rekabetçi yapısı, bireyleri sürekli bir performansa zorlarken, dostlukları da içten içe zehirleyen mücadele alanları yaratır. İhanet, genellikle görünmez bir öfkenin veya hasetin dışa vurumudur. En yakınınız, sizin başarınızı, huzurunuzu veya varlığınızı kendi eksikliği olarak algılamaya başladığında, o sinsi dönüşüm başlar. Aradaki simetri bozulmuştur, fakat bu bozulma açıkça ifade edilmek yerine, yapmacık bir samimiyetin arkasında saklanır. Dostluk kisvesi altında biriken bu örtük öfke, en nihayetinde biçim değiştirerek sırtınızda keskin bir metal formunu alır.

Bıçağın girdiği yerden içeri giren en tehlikeli zehir şüphedir. Bıçak çıkarılsa, yara kabuk bağlasa bile, o zehir kan dolaşımına bir kere karışmıştır. Artık yalnızca o kişiye değil, evrene ve insanın özüne duyulan güven zedelenmiştir. Mağdur, dünyayı yeniden okumaya çalışırken aşırı kuşkucu bir algı kalıbına hapsolur. Bir sonraki tebessümün arkasında neyin saklandığını, uzatılan bir elin parmakları arasında gizli bir kılıç olup olmadığını sorgulamaya başlar. İhanet, insanı kendi sezgilerine düşman eder; “Nasıl göremedim?” sorusu, failin suçunu mağdurun sırtına yükleyen içsel bir mahkemeye dönüşür.

Sırtındaki bıçakla yaşamayı öğrenmek, hayatın odalarından birinin sonsuza dek boşalması demektir. O boşlukta, giden insanın hayaleti değil, sizin ona adadığınız safiyetin enkazı durur. Hayatınızın mimarisinden bir sütun çekilmiştir ve tavan hafifçe çökmüştür. Yine de insan, bu enkazın ortasında kendi varlığının sınırlarını yeniden çizer.

Sırtından vurulmanın getirdiği ağır yalnızlık, aynı zamanda bireyin kendi merkezine çekilmesini, başkalarının onayına ve varlığına dayandırdığı içsel dengesini kendi zeminine oturtmasını zorunlu kılar.

Yaranın kabuk bağlama süreci, yasın safhalarından geçer. Önce inkar ve keskin bir öfke dalgası gelir, ardından derin bir sessizlik ve kabulleniş. Bu kabulleniş, yapılan kötülüğü bağışlamak ya da meşrulaştırmak değil, olanın kaçınılmazlığını kavramaktır.

 İnsan, başkalarının eylemlerinin kendi değerini belirlemediğini anladığı an iyileşmeye başlar. Bıçak, sırtınızda bir iz bırakır evet, ama o iz, artık bir kurbanlığın değil, hayatta kalmışlığın ve maruz kalınan yangından sağ çıkmışlığın simgesidir.

En yakının attığı kazığın anatomisi bize insan doğasının trajik derinliğini gösterir. İnsan, aynı anda hem en yüce sevgiyi barındırabilecek hem de en sinsi darbeyi vurabilecek kadar karmaşık bir canlıdır. Sırtımızdaki yara, bize hayatı bütünüyle kapatmayı değil, sınırları daha net çizilmiş bir bilgelikle yaşamayı öğretir.

Güvenmek risk almaktır ve bıçaklanma ihtimaline rağmen dünyada açık bir kalple yürüyebilmek, zehirli bir zırh kuşanıp yalnızlaşmaktan çok daha büyük bir cesaret gerektirir. Sızı yavaşça diner, bıçak düşer; geriye kalan, kendi hakikatine biraz daha yaklaşmış, soyunmuş ama güçlenmiş bir ruhtur.

 

SIRTIMIZDAKİ BIÇAĞIN ANATOMİSİ
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!