1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Buse Köseer
  4. TÜKENMİŞLİK HİSSİ: İNSAN NE ZAMAN KENDİ HAYATINDAN YORULUR?
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

TÜKENMİŞLİK HİSSİ: İNSAN NE ZAMAN KENDİ HAYATINDAN YORULUR?

featured

Ne zamandır bu kadar yorgunuz?
Daha güne başlamadan omuzlarımıza çöken bu ağırlık nereden geliyor?
Dinlenmek neden artık bir ihtiyaç olmaktan çıkıp suçluluk duygusuna dönüşüyor?
Çevremizde herkes bir yerlere yetişiyor, bir şeyler başarıyor, hayatını kuruyor gibi görünürken neden içimizden sessizce “Ben neden gerideyim?” diye geçiriyoruz?
Bir işi bitirdiğimizde neden rahatlamak yerine sıradaki işi düşünüyor, kazandığımız parayı geleceğe yetip yetmeyeceğiyle ölçüyor, yarını düşünmekten bugünü yaşamayı unutuyoruz?
Bunca çabanın sonunda kendimize dönüp “Ben bunu neden yapıyorum?” dediğimizde, neden artık verecek bir cevabımız kalmıyor?

Yaşadığımız şey yalnızca yorgunluk değil. Bir nesil, taşıyabileceğinden fazlasını sırtlanıyor. Ekonomik belirsizliğin, başarı baskısının ve sürekli yetişme zorunluluğunun arasında kendi zihnini tüketiyor. Çünkü insanı tükenmişliğe götüren yalnızca taşıdığı yükün ağırlığı değil; o yükün her geçen gün kapasitesini aşmasıdır.

Tükenmişlik, insanın bir anda yorulmasıyla başlamıyor. Christina Maslach’ın yıllar süren çalışmalarıyla ortaya koyduğu üzere, asıl mesele kişinin duygusal ve psikolojik kaynaklarının, kendisinden beklenen talepleri karşılamaya artık yetmemesiyle başlıyor. Yani sorun her zaman insanın zayıflığında değil. Sorun, insanın sürekli daha fazlasını vermek zorunda bırakıldığı bir düzenin içinde, kendisine kalan payın giderek azalmasında. Bugün Z kuşağının yaşadığı ekonomik belirsizlik, çalışma hayatındaki güvencesizlik ve geleceğe ilişkin kaygı bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Çünkü genç insan yalnızca bugünü taşımıyor; henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin korkusunu da bugünün omuzlarında taşıyor.

Yeni kuşakların yükü yalnızca hayatın sorumluluklarını yerine getirmek ile kalmıyor; aynı zamanda yarının kirasını, olası işsizliği, ev sahibi olabilme ihtimalini, emekliliğini, hatta henüz yaşamamış olduğu hayatın güvenliğini hesaplıyor. Geleceğe dair sürekli tetikte olan bir zihnin gerçekten dinlenmesi kolay değil. Beden bir sandalyeye oturabiliyor, bilgisayar kapanabiliyor, telefon sessize alınabiliyor; fakat gelecek kaygısı mesaiye kalmaya devam ediyor.

Elbette insanın kendi hayatına yabancılaşması, yalnızca ekonomik koşullarla da açıklanamaz. Başkasının hayatına bakıp kendi hayatını eksik görmek, bu yükü daha da ağırlaştırır. Bir başkasının başarısı bizim başarısızlığımızın kanıtı değildir; onun zamanı, koşulları, imkânları ve hayatı bize ait değildir. Buna rağmen kendimizi sürekli başkalarının vardığı yerden ölçtüğümüzde, kendi yolumuzu görmeyi bırakırız. Oysa insanın hayatındaki en büyük yanılgılardan biri, başkasının hızını kendi gecikmişliği sanmasıdır. Herkesin aynı yaşta aynı yerde olması gerekmiyor. Kiminin yolu daha uzun. Kiminin yükü daha ağır. Kiminin başlangıç çizgisi bambaşka. Başkasının hayatına bakarak kendimize verdiğimiz hüküm, çoğu zaman kendi gerçekliğimizden değil, kendimize koyduğumuz ölçünün acımasızlığından doğuyor.

Tam da burada tükenmişlik yalnızca “çok çalışmak” meselesi olmaktan çıkıyor. İnsan, kendisini sürekli yetişmesi gereken bir hayatın içinde bulduğunda, dinlenmeyi bile kendine tanınmış bir hak olarak göremiyor. Birkaç saat hiçbir şey yapmadığında zihninden “daha fazlasını yapmalıydım” düşüncesi geçiyor. Çünkü artık değerini yalnızca kim olduğuyla değil, ne kadar ürettiğiyle, ne kadar başardığıyla ve ne kadar ilerlediğiyle ölçmeye başlıyor.

Fakat tükenmişliğin insanı en çok yaralayan tarafı, yalnızca enerjisini tüketmesi değildir. Zamanla anlam duygusunu da aşındırıyor. İnsan bir noktadan sonra ne kadar yorulduğunu değil, bütün bu yorgunluğun ne uğruna olduğunu düşünmeye başlıyor. Sabahları neden kalktığını… Neden bu kadar çalıştığını… Neden sürekli daha fazlasını yapmaya uğraştığını… Bir zamanlar ulaşmak istediği hedefler, artık yalnızca yerine getirilmesi gereken görevler gibi görünüyor. Çalışıyor, kazanıyor, yetişiyor, başarıyor. Fakat bütün bunların kendisine ne kattığını hissedemiyor. İşte tükenmişlik burada yalnızca bedensel ya da zihinsel bir yorgunluk olmaktan çıkıyor. İnsanın kendi hayatıyla kurduğu anlam ilişkisini de zedeliyor.

İnsan yalnızca yaşamak için değil, yaşadığı şeyin bir anlamı olduğuna inanmak için de yaşıyor.Hedeflerin peşinden koşarken hedefin kendisini unutmak… Modern hayatın en sessiz çelişkilerinden biri. Genç bir insan geleceğini kurabilmek için bugününden vazgeçerken, bir süre sonra kendisini gelecekte bulacağından da emin olamıyor. Ekonomik güvence ararken sürekli kaygılanır, başarıya ulaşmaya çalışırken kendisini yetersiz hissediyor, dinlenmek istediğinde suçluluk duyuyor. Sonra bütün bu çabanın ortasında o cümle beliriyor: “Ben bunu neden yapıyorum?”

Asıl tükeniş, insanın bu soruyu sorması değil. Cevabını artık kendi içinde bulamamasıdır. Cevap aslında çok insani: İnsan, kapasitesini aşan taleplerle uzun süre yaşadığında yalnızca enerjisini değil, hayatla kurduğu anlam ilişkisini de kaybetmeye başlıyor.

Irvin D. Yalom’un insanın anlam, seçim ve sorumlulukla kurduğu ilişkiye dair düşünceleri de burada önem kazanıyor. İnsan yalnızca “nasıl yaşayacağını” değil, “ne için yaşayacağını” da sorguluyor. Bu yüzden tükenmişlikten çıkmak yalnızca çalışma saatlerini azaltmakla tamamlanabilecek bir süreç değil. İnsan önce yeniden neyin uğruna yaşadığını, neyin kendisine ait olduğunu ve hangi hayatı kurmak istediğini hatırlamak zorunda. Bunun ilk adımı da hayatın bütün yükünü bir anda yere bırakmak değil. Hangi yükün gerçekten bize ait olduğunu ayırt etmek. Ekonomik koşulları tek başımıza değiştiremeyiz. İş piyasasının belirsizliğini ortadan kaldıramayız. Geleceğin ne getireceğini bilemeyiz. Fakat bütün bunların karşısında kendimizi nasıl konumlandıracağımız hâlâ bizim alanımızda. Albert Bandura’nın öz-yeterlik üzerine çalışmaları, insanın yalnızca koşulların içinde yaşayan biri olmadığını; kendi davranışlarıyla o koşullarla kurduğu ilişkiyi de değiştirebildiğini gösteriyor. Hayatın tamamını kontrol edemeyiz. Fakat kendi etki alanımızı yeniden kurabiliriz.

Bazen yapılması gereken daha fazlasını yapmak değil, fazla olanı fark etmek. Her hedef bizim hedefimiz değil. Her başarı ölçüsü bize ait değil. Her yetişme telaşına yetişmek zorunda değiliz. Çünkü insan, hayatının direksiyonunu başkasının hızına göre çevirdiğinde kendi yolunu kaybeder. Ekonomik gerçekleri inkar etmeden, geleceğin kaygısını küçümsemeden; yine de kendimizi şu soruyu sormak gerekir: Ben bugün gerçekten neyi değiştirebilirim? Bu soru küçük görünür fakat zihni çaresizlikten eyleme doğru taşıyan önemli bir başlangıçtır. Başkasının hayatını değersizleştirmek zorunda değiliz; kendi hayatımızı onların hayatının gölgesinden çıkarmamız yeterli. Çünkü insanın huzuru herkesten önde olmasında değil; kendi hayatının içinde nereye yürüdüğünü bilmesinde saklıdır.

Ve dinlenmek… Yeniden kurmanın bir parçasıdır. İnsan kendisine ayırdığı zamanı üretmediği için kaybettiği zaman olarak görmemeli. Önce durup hayatın neresinde kendi sesimizin, neresinde başkalarının beklentilerini konuştuğunu ayırmamız gerekir. Bize iyi gelen şeyin ne olduğunu, neyin yalnızca “yapmalıyım” duygusuyla hayatımıza girdiğini fark etmek gerekir. Bugünün bütün belirsizliğini çözmek zorunda değiliz; yalnızca bugün üzerimize düşenle, henüz gerçekleşmemiş bir yarının yükünü birbirinden ayırmamız gerekiyor. Kendimizi sürekli ölçmeyi bırakmalıyız. Çünkü hayat bir varış çizelgesi değil. Yirmibeşinde ev sahibi olan birinin hayatı, yirmibeşinde hala yolunu arayan birinden daha başarılı değildir. Daha erken başlayan, daha hızlı ilerleyen ya da daha çok kazanan herkes bizim için bir ölçü olamaz bizim için bir ölçü olamaz. Zihnin toparlanması, duyguların düzenlenmesi ve kişinin kendisiyle yeniden temas edebilmesi için dinlenmeye ihtiyacı var. Her anımızı verimli kılmaya çalışmak, hayatı verimli değil, yaşanamaz hâle getirir.Kendi hayatımızın değerini başkasının zamanlamasıyla hesapladığımız sürece, hiçbir başarı bize yeterli gelmeyecektir.

Sonunda yine aynı soruya dönüyoruz: “Ben bunu neden yapıyorum?” Bu kez cevabı başkasının hayatında aramadan, kendi hayatımızın içinde arıyoruz. Tükenmişlik bize sınırlarımızı; bedenin, zihnin ve ruhun sonsuz bir kapasitesi olmadığını hatırlatıyor… İnsan yalnızca neye sahip olduğunu değil, uğruna yaşadığı şeyi de bilmek zorunda.

Hayat, yetişilmesi gereken bir yer değil. İçinde kendimizi kaybetmeden yürümemiz gereken bir yolculuktur. İyileşmeye başlamak için asıl cevaplaman gereken soru şu;
“Bütün bunların içinde kendimden geriye ne bırakıyorum?”
Çünkü iyileşmek, her zaman daha fazlasını yapabilmek değildir. Kendinden daha az eksilerek yaşamayı öğrenmektir.

TÜKENMİŞLİK HİSSİ: İNSAN NE ZAMAN KENDİ HAYATINDAN YORULUR?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!