Buse Köseer
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. KENDİ HAYATINI MI YAŞIYORSUN, YOKSA SANA ÖĞRETİLENİ Mİ?

KENDİ HAYATINI MI YAŞIYORSUN, YOKSA SANA ÖĞRETİLENİ Mİ?

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Hiç durup kendinize şu soruyu sordunuz mu: Bugün olduğum kişi, gerçekten seçtiğim kişi mi; yoksa yıllardır benden beklenen rolleri başarıyla oynayan biri miyim? Sabah uyandığınızda üzerinize yalnızca kıyafetlerinizi mi giyiyorsunuz, yoksa başkalarının beklentilerini ve size söylenen bütün o “sen böyle olmalısın” dediği rolleri mi? Belki de insanın en büyük yanılgısı, aynaya baktığında kendisini gördüğünü sanmasıdır. Çünkü bazen aynada duran kişi biz değilizdir; yıllar boyunca incitilmemek, dışlanmamak ve sevilmek için şekillendirdiğimiz güvenli bir surettir. Bazen insan kaybolduğunda, yolunu değil kendini kaybettiğin fark eder.

Varoluşçu psikoloji tam da burada bize rahatsız edici fakat iyileştirici bir soru yöneltir: “Sen kimsin?” Ne iş yaptığını, kaç yaşında olduğunu, kimin çocuğu veya kimin eşi olduğunu sormaz. Kimsenin seni izlemediği, alkışlamadığı, onaylamadığı bir yerde kim olduğunu merak eder. Çünkü insan yalnızca başına gelenlerin toplamı değildir. İnsan, yaşadıklarına verdiği anlam, seçtikleri, vazgeçtikleri ve henüz olamadığı hâlde içinde taşıdığı ihtimallerle birlikte var olur.

Elif, otuz altı yaşında, başarılı, çevresi tarafından güçlü kabul edilen bir kadın. Seans odasına ilk geldiğinde gözyaşı dökmemişti. Sesi sakindi, cümleleri düzenliydi. “Hayatımda büyük bir sorun yok,” demişti, “ama sanki hayatımda ben de yokum.” İyi bir evlattı, sorumluluk sahibi bir çalışandı, fedakâr bir eşti. Herkesin ihtiyacını biliyor, herkesin yükünü taşıyor, fakat kendisinin ne istediğini hatırlamıyordu. Ona “Bir gün boyunca kimse senden hiçbir şey beklemese ne yapmak isterdin?” diye sorduğumda, uzun süre cevap veremedi. Çünkü bazı insanlar özgürlüklerinden vazgeçtiklerini fark etmezler; yalnızca yıllar sonra, neden bu kadar yorgun olduklarını anlayamazlar. Elif’in yaşadığı şey yalnızca tükenmişlik değildi. Olduğu kişiyle olmak istediği kişi arasındaki mesafenin acısıydı. İnsan ruhu bazen yüksek sesle kırılmaz. Sessizce vazgeçerek kaybeder kendini.

Antik Yunan’da Delfi Tapınağı’nın girişinde insanlığa iki kelimelik bir çağrı yapılırdı: “Kendini bil.”Binlerce yıl sonra hâlâ bu cümlenin önünde duruyoruz. Çünkü insanın dış dünyayı keşfetmesi, kendi içine girmesinden daha kolaydır. Denizleri aşar, şehirler kurar, gökyüzünü ölçer; fakat kendi korkusunun adını koyamaz. Sokrates’in insanı kendine yönelten sorgulamaları da bu nedenle yalnızca felsefi bir yöntem değildi. İnsanın kendisini tanımadan doğru bir hayat yaşayamayacağına dair erken bir uyarıydı.

Fakat kendimizi tanımak yeterli midir? Yoksa kendimizi aynı zamanda yaratır mıyız?

Mitolojide Pygmalion, istediği güzelliği hiçbir insanda bulamayınca mermerden bir kadın heykeli yapar. Heykeli öylesine özenle şekillendirir ki sonunda kendi eserine âşık olur. Bu anlatı genellikle aşkın gücü üzerinden okunur. Oysa Pygmalion’un hikâyesi bize başka bir şey daha söyler: İnsan bazen karşısındakini değil, zihninde yarattığı kişiyi sever. Bazen de kendi benliğini toplumun eline bırakır; ailesi, sevgilisi, öğretmeni ve çevresi o mermeri yontar. Sonunda ortaya kusursuz görünen ama içinde kendi nefesi olmayan bir hayat ile beraber ortaya şu soru çıkar:

Sizi kim şekillendirdi? Ve bugün kendinizde gördüğünüz hangi parçalar gerçekten size ait?

Bir başka danışanım Murat, kırk iki yaşında ve yakın zamanda boşanmış. İlk görüşmede sürekli eski eşinden söz ediyordu.Onun ne yaptığını, neden gittiğini, hayatını nasıl değiştirdiğini anlatırdı. Fakat birkaç görüşme sonra anlaşılan Murat’ın asıl kaybı eşinin olmadığı ve evliliğiyle birlikte kimliğinin de dağıldığıydı. “Ben artık kimim?” diye soruyordu. Çünkü yıllarca kendisini “eş”, “baba”, “ailesini geçindiren adam” olarak tanımlamıştı. Bu roller çekildiğinde geriye kendisiyle baş başa kalmıştı. İşte varoluşçu yalnızlık budur: kalabalığın ortasında kendine yabancı kalmak. Çevrenizde insanlar olsa bile kendi hayatınızın sorumluluğunun sonunda yalnızca size ait olduğunu bilmek.

Ancak bu yalnızlık, insanın bağ kuramayacağı anlamına gelmez. İnsan hem bağımsız bir varlıktır hem de başkalarının gözlerinde kendisini tanır. Sevgi bizi tamamlamaz; fakat kendimize dönmemiz için bir ayna olabilir. Sağlıklı bir ilişki, iki eksik parçanın birleşmesi değildir. Kendi karanlığını ve aydınlığını tanımaya cesaret eden iki insanın yan yana yürüyebilmesidir.

Mitolojide Sisifos, ağır bir kayayı dağın zirvesine taşır; kaya her defasında yeniden aşağı yuvarlanır. Aynı çaba, aynı yorgunluk, aynı başlangıç… Modern insanın hayatı da bazen bu döngüye benzer. Sabah kalkar, çalışır, yetişir, kazanır, tüketir ve tekrar başa döner. Fakat onu asıl yoran kayanın ağırlığı değildir; onu neden taşıdığını bilmemektir. Çünkü insan büyük zorluklara dayanabilir, fakat anlamsızlığa uzun süre dayanamaz. Belki bu yüzden bazı krizler yalnızca yıkım değildir. Ayrılık, hastalık, kayıp veya başarısızlık… Bunların hiçbiri romantikleştirilmemelidir.

Acı kendi başına insanı bilgeleştirmez. Fakat bazen hayatın gürültüsü, bir kırılmanın ardından susar ve insan ilk kez kendi sesini duyar. “Ben ne için yaşıyorum?”, “Neyi kaybetmekten bu kadar korkuyorum?”, “Bugüne kadar kurduğum hayat, gerçekten bana mı ait?” soruları çoğu zaman rahat zamanlarda değil, yollar kapandığında ortaya çıkar.

Roma İmparatoru Marcus Aurelius, savaşların ve devlet sorumluluklarının ortasında kendisine notlar yazıyordu. Bir imparator olarak dünyayı yönetebilirdi; fakat asıl mücadelesinin kendi zihniyle olduğunu biliyordu. Ünvanlar, güç ve başarı insanın kimliğini açıklamaya yetmez. Çünkü insanın dışarıda kazandığı hiçbir şey, içeride kendisini kaybettiğinde onu bütünüyle kurtaramaz.

Varoluşçu psikolojinin bize öğrettiği en önemli şeylerden biri de geleceğin insan üzerindeki etkisidir. Psikoloji uzun yıllar bugünü geçmişle açıklamaya çalıştı. Elbette çocukluk, ilişkiler ve travmalar önemlidir. Fakat insan yalnızca geçmişi tarafından itilmez; gelecekte olmak istediği kişi tarafından da çekilir. Umut, henüz gerçekleşmemiş bir ihtimalin bugünkü gücüdür.

Bir danışana yalnızca “Geçmişte sana ne oldu?” diye sormak yeterli değildir. “Bundan sonra nasıl biri olmak istiyorsun?” sorusu da en az onun kadar önemlidir. Çünkü bazı insanlar geçmişlerini ayrıntılarıyla bilir ama geleceklerini hayal etmeye cesaret edemezler. Yaralarını tanırlar; fakat yaralarının dışında kim olabileceklerini bilmezler.

İşte burada mitolojinin labirentinde Ariadne’nin ipi karşımıza çıkar. Theseus, canavarın bulunduğu labirente girerken Ariadne ona bir ip verir. İp, dönüş yolunu bulmasını sağlar. İnsan hayatının labirentinde de bizi dışarı çıkaran şey her zaman zekâmız değildir. Bazen değerlerimizdir. Ne uğruna yaşayacağımızı, neyi asla yapmayacağımızı ve hangi bedeli ödemeye razı olduğumuzu bilmek, karanlık koridorlarda elimizde tuttuğumuz iptir.

Terapi, insana yeni bir hayat vermek değildir. Kendi hayatının ipini yeniden eline almasını sağlamaktır.

İnsan kendisini tamamen keşfeder mi, yoksa yeniden mi yaratır? Sanırım ikisi de. İçimizde doğuştan getirdiğimiz eğilimler, yaralar, arzular ve yetenekler vardır. Fakat bunlarla ne yapacağımıza dair seçimlerimiz de vardır. İnsan ne bütünüyle kaderinin esiridir ne de sınırsız biçimde her şeye dönüşebilir. Biz, bize verilenlerle yaptıklarımız arasındaki yerde yaşarız. Bu yüzden bugün aynaya baktığınızda yalnızca nasıl göründüğünüzü değil, kime dönüştüğünüzüde sorun. Hayatınızdaki kararların kaçı gerçekten size ait? Kaç kez yalnız kalmamak için kendinizden uzaklaştınız? Kaç kez sevilmek uğruna olmadığınız biri gibi davrandınız? Ve içinizde, yıllardır sesini kısmaya çalıştığınız hangi kişi hâlâ yaşamak için sırasını bekliyor?

İnsanın en büyük kaybı, bir başkasını yitirmek değildir. Kendi hayatında, kendisine rastlayamamaktır. Ve iyileşmek, geçmişte kim olduğumuzu sonsuza dek çözmek değil; bundan sonra kim olacağımıza cesaretle karar vermektir.

KENDİ HAYATINI MI YAŞIYORSUN, YOKSA SANA ÖĞRETİLENİ Mİ?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!