Samet Yavuz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Dünyada ve Türkiye’de Ses Prodüksiyonu

Dünyada ve Türkiye’de Ses Prodüksiyonu

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bir Netflix yapımını izlerken atmosferin sizi nasıl içine çektiğini, yaprağın hışırtısından kahve fincanının tıkırtısına kadar her şeyin nasıl kristal netliğinde olduğunu fark ettiniz mi? Hemen ardından yerli bir televizyon kanalını açtığınızda ise sıklıkla karşılaştığımız o “boğuk” diyaloglar, sahneyle bütünleşmeyen müzikler ve ani ses patlamaları… Aradaki bu uçurum sadece bütçeyle açıklanabilir mi? Kesinlikle hayır.

Bu fark, dünyada ve Türkiye’de ses prodüksiyonuna bakış açısı, işleyiş kültürü ve “zaman” kavramının algılanış biçimindeki derin uçurumlardan kaynaklanıyor. Gelin, madalyonun iki yüzüne yakından bakalım.

Uzmanlaşma vs. “Joker Eleman” Kültürü

Los Angeles veya Londra’daki bir stüdyoya girdiğinizde, ses departmanının bir fabrika gibi işlediğini görürsünüz. Diyalog editörü başkadır, efekt (SFX) editörü başkadır, Foley (ayak sesi, hışırtı) sanatçısı başkadır, final miksini yapan (Re-recording mixer) kişi bambaşkadır. Herkes tek bir dişlinin mükemmel dönmesinden sorumludur. Bir diyalog editörü günlerce sadece oyuncunun nefes alışlarını temizleyebilir.

Türkiye’de ise durum genellikle “tek kişilik dev kadro” hikayesidir. Sektörümüzde ses mühendisi çoğu zaman bir İsviçre çakısı gibidir. Kaydı alır, editler, temizler, müziği döşer ve miksi yapar. Bu durum, Türk ses mühendislerini kriz yönetimi konusunda dünyadaki meslektaşlarından çok daha pratik hale getirse de, işin “sanatına” ve ince işçiliğine ayrılacak vakti öldürür. Dünya “derinleşmeye” odaklanırken, biz “yetiştirmeye” odaklanırız.

Post’ta Hallederiz” Yalanı

Global standartlarda ses prodüksiyonu, senaryo aşamasında başlar. Yönetmen ve ses tasarımcısı, çekimden aylar önce sesin hikayeye nasıl hizmet edeceğini konuşur. Set ortamı, ses kaydına uygunluğu açısından denetlenir.

Türkiye’de ise ses, ne yazık ki prodüksiyon zincirinin “üvey evladı” muamelesi görür. Çekim sırasında gürültülü jeneratörler, uygunsuz mekan akustiği veya aceleye gelen planlar için sihirli bir cümle vardır: “Hallederiz, post-prodüksiyonda çözeriz.” Oysa post-prodüksiyon bir hastane değil, bir makyaj odası olmalıdır. Yaralı bir sesi iyileştirmeye çalışmakla, sağlıklı bir sesi parlatmak arasında dağlar kadar kalite farkı vardır. Dünyadaki örneklerde ses, post sürecine “hazır” gelir; bizde ise ses post sürecine “kurtarılmak üzere” gelir.

Zamanın Göreceliği: 140 Dakikalık Maraton

Belki de en büyük fark zamanlamadır. Batı’da 45-50 dakikalık bir drama bölümünün ses post-prodüksiyonu için ekiplere 2 ila 4 hafta arası süre tanınır. Bu süre, sesin katman katman işlenmesine olanak tanır.

Türkiye’de ise dizi süreleri 140 dakikayı (reklamlarla 3 saati) bulmaktadır ve bu devasa içerik için ses ekibine tanınan süre bazen sadece 2-3 gündür. Bu insanüstü bir çabadır. Türk ses ekipleri, dünyanın en hızlı çalışan ekipleridir dersek abartmış olmayız. Ancak hız, detayın düşmanıdır. Global işlerde “atmosfer ve sessizlik” de bir anlatım aracıyken, bizde kısıtlı zamanda hataları örtmek veya duyguyu pompalamak için sahneler boydan boya müzikle kaplanır. Çünkü müziğin altına sığınmak, bozuk diyaloğu temizlemekten daha hızlıdır.

Teknik Standartlar ve Loudness Savaşları

Dünya, yayıncılıkta belirli ses yüksekliği standartlarına (EBU R128 gibi) sıkı sıkıya bağlıdır. Bu, kanallar arası geçişte sesin patlamamasını ve dinamik aralığın (en kısık ses ile en yüksek ses arasındaki fark) korunmasını sağlar.

Türkiye’de ise RTÜK kuralları ve teknik altyapı gelişmiş olsa da, özellikle reklam kuşaklarında ve dizilerin heyecanlı sahnelerinde bir “ses savaşı” yaşanır. “Benim reklamım daha çok duyulsun” mantığıyla yapılan aşırı sıkıştırma (compression), sesin doğallığını öldürür ve izleyiciyi yorar.

Sonuç: Ne Yapmalı?

Türkiye’deki ses profesyonelleri yetenek veya teknik bilgi açısından dünyadan geri değildir; hatta kriz çözme yeteneğiyle öndedir. Ancak sistemin, sesi bir “teknik zorunluluk” değil, “sanatsal anlatım aracı” olarak görmesi gerekir.

Sürelerin kısalması, set disiplininin artması ve uzmanlaşmaya saygı duyulması sadece sesçilerin konforu için değil, ihraç ettiğimiz dizilerin ve filmlerin global arenadaki kalıcılığı için şarttır. Gözünüzü kapattığınızda hikaye hala devam ediyorsa, o iş olmuş demektir. Türkiye’nin de artık gözlerini kapatıp sese kulak verme vakti geldi.

 

 

Dünyada ve Türkiye’de Ses Prodüksiyonu
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!