İnsan, yaşamı çoğu zaman bir süreklilik yanılsaması içinde sürdürür. Günler birbirini izler, alışkanlıklar anlamın yerini alır. Ölüm bilinir ama hissedilmez; başkalarının başına gelen, uzak bir ihtimal gibi durur. Ta ki sofradan biri eksilene kadar. O an hayatın yüzeyi çatlar, zaman düz bir çizgi olmaktan çıkar, anlam ve derinlik kazanır.
Bu nedenle yakınlarımızı kaybetmek, aslında kendi ölümümüzle de yüzleşmektir. Bu yüzden sevdiklerimizin cenazelerinde bu kadar acılı, bu kadar kaygılıyızdır. Çünkü bugüne dek ölümü uzaktan seyretmiş olan ruhumuz, ilk kez ona yaklaşır. Bir tabutun başında, bir toprağın kenarında, bir vedanın sessizliğinde ölüm artık soyut bir kavram değildir; elle tutulur, nefes alınır bir somut gerçekliğe dönüşür.
Yakınlarımızın ölümü bize ölümü öğretmez yalnızca; bize ölümün balkonundan baktırır. Aşağıya baktığımızda gördüğümüz şey başkalarının sonu değildir, kendi sonumuzdur. O an anlarız ki yaşam dediğimiz şey, bu balkonda geçirilen sınırlı bir süreden ibarettir. Her geçen gün ya zemine biraz daha yaklaşırız ya da farkına varmadan balkondan düşeriz. Bu düşüş bazen aniden olur, bazen alışarak, bazen de “sonra düşünürüz” diyerek… İnsan çoğu zaman düştüğünü, yere vardığında anlar.
Cenazelerde insanın içini yakan şey yalnızca kayıp değildir; kaçınılmazlıktır. Orada ağladığımız, giden kadar kalanın da bir gün gidecek olmasıdır. Ölüm bir yakınımızı aldığında bizi de eksiltir. Ruhumuzdan bir parça koparır ve bizi biraz daha olmuş hâle getirir. Yaşamımızı tartarız. Artık eskisi kadar masum değilizdir; çünkü biliyoruzdur. Öğrenmişizdir.
Belki de bu yüzden en çok cenazelerde susarız. Çünkü bazı gerçekler anlatılmaz, yalnızca hissedilir. Bazı yüzleşmeler insanı hayatta bırakır ama ruhunu derinleştirir.
Bu balkon insanı aşağı itmez; fakat tutmaz da. Orada durmak mecburi bir seçimdir. Kimi bu bakışı unutmamaya çalışır, kimi hızla aşağı iner ya da gündelikliğin gürültüsüne sığınır. Oysa asıl düşüş, balkonu hiç var olmamış saymaktır. Çünkü ölüm, hayatın karşıtı değil, bir parçasıdır; onu ciddiye alan tek gerçektir. İnsanı sessizleştiren, yavaşlatan ve derinleştiren de budur. Ve belki de insan, en sahici hâline ilk kez burada yaklaşır: Bilmeyerek.