“İnsan, en yüksek zirveye vardığında değil, en derin çukura düştüğünde kendini tanır.” – Carl Jung
Başarı… Toplumun en büyük putu. Bir çocuğa sorarlar: “Büyüyünce ne olacaksın?” Sanki varoluşumuz, meslekler ve unvanlar üzerinden ölçülür. Yıllarca yükseleceğimiz bir merdivenin basamaklarını sayarız; ama kimse merdivenin bir de öbür tarafı olduğunu söylemez.
Bir danışanım vardı. Zirveye tırmanmış, uluslararası bir şirketin CEO’su. Sürekli seyahatler, milyon dolarlık anlaşmalar… Ona göre başarı, bir gün huzura ereceği bir limandı. Ama bana geldiğinde gözleri uykusuzluktan boşalmıştı. Bir seansta fısıldadı: “Hocam, ne garip… Zirvede yalnızca rüzgârın uğultusu var. O kadar yüksekteyim ki kimsenin sesini duyamıyorum. Kendiminkini bile.”
Sahi, başarı nedir? Gerçekten istediğimiz bir şey mi? Yoksa başkalarının gözünde parlamak için taktığımız bir maske mi?
Genç sporcu başka danışanım,uluslararası bir yarışmada altın madalya kazanmıştı. Madalyayı boynunda değil, kalbinde bir yük gibi taşıyordu. Bana şöyle dedi: “Yıllarca koştum, hocam. Hep bir sonraki hedef, bir sonraki derece… Ama şimdi… Durunca ne yapacağımı bilmiyorum. Sanki sadece koşmak için yaşıyordum.”
Bu cümle bana Rainer Maria Rilke’nin sözünü hatırlattı: “Asıl cesaret, hayatın boşluğuna bakabilmekte saklıdır.” Ama biz boşluktan korkarız. O yüzden hep bir şeyler inşa ederiz; kariyerler, ilişkiler, imajlar… Düşmemek için çırpınırız.
Peki ya düştüğümüzde?
Bazıları için çöküş bir son değil, bir doğuştur. Çöküş, maskelerin düştüğü, o yükseklik illüzyonunun dağıldığı yerdir. İnsan ilk kez kendi çıplaklığıyla karşılaşır. Orada, en derin kuyuda, kendi gölgesiyle.“Işık arayan, önce gölgesiyle yüzleşmelidir.”der Carl Jung. Belki de çöküşten korkmamızın nedeni, kendi içimizdeki uçuruma bakmak. Ama tarihte bazı insanlar var ki, çöküşü sadece bir son değil, bir doğuşa dönüştürdüler.
Napolyon Bonapart… Avrupa’nın fatihi. Zirvede iken tüm kıtanın efendisiydi. Ama sonra Waterloo’da kaybetti. Herkes onun artık bittiğini düşündü. Sürgünde yazdığı mektuplarda şöyle diyordu: “Zafer sarhoşluğundan sonra gelen yalnızlık, asıl sınavdır.” Sürgünde yeniden kendini tanıdı; gücün de, düşüşün de insanı ne kadar değiştirdiğini itiraf etti.
Vincent van Gogh… Yaşarken bir tek tablosunu bile satamamıştı. Çöküşün en dibindeyken, akıl hastanesinde kaldı. Ama işte o en karanlık döneminde, gökyüzünü yeniden çizmeye karar verdi. “Yıldızlı Gece” böyle doğdu. Bir mektubunda kardeşi Theo’ya şöyle yazmıştı: “Belki de ben, çöküşten yeniden doğmak için yaratıldım.”
Nelson Mandela… 27 yıl boyunca bir hücrede kaldı. Özgürlüğü elinden alınmıştı. Ama o hücrede bir şey kazandı; Ruhunun derinliğini. Yıllar sonra şöyle dedi: “Zirveye ulaştığında öğrendiğinle değil, dibe vurduğunda öğrendiğinle insansın.”
Tüm bu hikâyelerde ortak bir motif var: Çöküş. İnsan ne zaman kendisi olur? Yükselirken mi? Yoksa her şey elinden alındığında mı?
Ama bazıları var ki… Onlar çöküşü yalnızca atlatmakla kalmaz. Oradan yükselmenin kendisine bağımlı hale gelirler. Sürekli bir mücadele hali… Hep bir daha, bir daha başlamak. Bu insanlar için başarı artık bir varış değil; mücadele, hayatta kalmanın ta kendisidir. Bir danışanım bunu şöyle ifade etmişti: “Hocam, sanırım ben sadece düşmekten ve tekrar tırmanmaktan haz alıyorum. Zirvede uzun süre kalınca huzursuzlanıyorum. Belki de mutluluğum bile mücadelede gizli.” Psikolojide buna “çalışma bağımlılığı” ya da “tükeniş döngüsü” denir. Kimi insanlar çöküşten çıkışın sağladığı dopaminle öyle tanışır ki, o döngüyü bilinçsizce tekrar ederler. Yükselirler, sonra bilerek ya da bilmeyerek kendilerini sabote ederler. Çünkü bir süre sonra yalnızca mücadele eden kişi olarak var olduklarına inanırlar.
Seneca der ki: “Bazen kaybetmek, gerçek bir kazançtır.” Evet, çöküş öğretebilir. Ama aynı zamanda kalıcı bir yaraya da dönüşebilir. Sürekli bir tırmanış halinde yaşamak, ruhun dinginliğini çalar. İnsanı başarı değil, yalnızca çaba tanımlar hale getirir. Ve çaba bittiğinde, geriye bir boşluk kalır.
Sana soruyorum: Senin mücadelen gerçekten bir hedef için mi? Yoksa sadece mücadele etmeye mi alıştın? Çabalarken kim olduğunu unutmadın mı? Ve en önemlisi… Zirvede kalmaya mı yoksa düşmeye mi daha çok alıştın?
Belki de en zor soru budur: Senin varoluşun, kazandıklarınla mı ölçülüyor, yoksa kaybettiklerinle mi?
Çünkü bazıları için başarı, artık bir mutluluk sebebi değil; yalnızca kaçışın başka bir biçimidir. Kendinle yüzleşmemek için çıkılan her zirve, geceleri daha yüksekten düşülen kabuslara dönüşür.
Çöküş bir ceza değil, hayata yeniden dokunma şansı. Çünkü düştüğünde, seni sevenler dışında kimse kalmaz yanında. Düşerken, alkışlar susar, kalabalıklar dağılır, yalnızca sen ve çıplak gerçeğin kalırsınız. Ve işte o an… Kendine en yakın olduğun andır. Sen en çok hangi anda kendin oldun Yükselirken mi? Düşerken mi? Yoksa her seferinde yeniden başlarken mi?
“Asıl başarı, tekrar tırmanmak değil; bir gün durup manzarayı seyredecek cesareti bulmaktır.”