Emrihan AYDIN
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Gelecek Geçmişini Bilenlerindir

Gelecek Geçmişini Bilenlerindir

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bir milletin kaderinin ellerinde olması, dostun da düşmanın da kendisi olduğunu gösterir. Dışarıdan müdahaleler elbet olacaktır ama milletin kırılganlığı ne kadar yüksek olursa o kadar yıkılmaz olacaktır. Bir şeyleri dışarıda aramak yerine kendinde arayan milletlerin başarıya ulaşacağını da söylemeliyiz.

Bir milletin karar vermesi sürecindeki en etkili argüman tarihini bilmesidir. Tarihten gelen bilgi ve deneyimi bugünkü bilgilerle harmanlayıp nihayetinde karar vermelidir. Dünya yalanlar ve aldatmalar üzerine kurulu maalesef. Dünya ölçeğindeki emellerin hiçbiri açıkça dile getirilmiyor ama hepsi bir kılıf ile milletlere dayatılıyor. İşte olayların arka planını görebilmesi için bir milletin geçmiş en büyük yardımcısı olacaktır.

Dünya devletler tarafından değil devlet üstü topluluklar tarafından yönetilmektedir. Bu topluluklar ezoterik yapıda olması sebebiyle hemen hemen hiç bilinmez. Bu yüzdendir ki, amaçları da bilinmemektedir. Bugün insan faydasına olduğunu düşündüğümüz nice şeylerin arka planında farklı emeller yatmaktadır. Birçok sinsi emel faydalı başka bir bahane ile perdelenmiştir.

Tarih boyunca başka bir ülkeyi işgal ederken geliştirdiği “demokrasi getireceğiz” söylemi hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bu söylemin o ülkeyi işgal etmek, yer altı ve üstü zenginliklerini elde etmek için gerçekleştireceği işgali meşru kılmak için geliştirdiği bir söylem olduğunu görüyoruz. Geçmişi bilmeyen, geri kalmış milletler bu söylemlerle ülkesini işgal edenleri çiçeklerle karşıladığını da gördük. İşte geçmişi bilmemek bir millete bu kadar pahalıya mal olmaktadır. Tarih gerçekle algı arasındaki perdeyi kaldıran bir güçtür. Bu sebeple bir millet öncelikle ve daima tarihini bilmelidir. Tarih ile bağı kopan milletin ana yaşam damalarından birisi kopmuş demektir.

Değişen dünyada savaşın da tanımı değişti. Artık sadece askeri savaşlar yaşanmıyor. Hatta askeri savaş son seçenek olarak pek de tercih edilmiyor. Savaşlar, ekonomik, kültürel, sosyal, psikolojik eksenlerde yaşanıyor. Çünkü bir ülkeyi fiili işgal etmek çok pahalı bir eylem. Buna gerek kalmadan da işgal edilebiliyor. Bu yüzden emperyalist devletler maliyetsiz işgali tercih ediyor.

11 Kasım 1922 yılında başlayan Lozan Barış Konferansı, emperyalist güçlerin pek de istediği bir sonuç değildi. Çünkü onların isteği Sevr’i hayata geçirip, sürecin bu anlaşma ışığında tamamlanmasıydı. Ama Türk Milleti’nin bağımsızlık için her şeyiyle mücadele edip yeni bir devlet kuracağını hesaplayamadılar. Nihayetinde de Lozan Barış anlaşması görüşmelerine gelindi. Hüsrana uğrayan taraf emperyalist güçlerdi. Ama bir şekilde oldu diplomatik baskı ile istediklerini masada da alma derdindeydiler. Bağımsızlık için silahlı mücadele ile dünyaya kafa tutan Türklerin masa başında boyun eğmesini istemek en basit tanımıyla şaşkınlık olurdu. Beklenen oldu ve Türkiye taviz vermedi. Bu sebeple de belli bir süre görüşmeler kesildi. Nihayetinde 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Britanya İmparatorluğu, Fransız Cumhuriyeti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yunanistan Krallığı, Romanya Krallığı ve Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı (Yugoslavya) temsilcileri tarafından, Leman Gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace’ ta Lozan Barış Antlaşması (Dönemin Türkçesi ile Lozan Sulh Muâhedenâmesi) imzalandı. Elbette bu çok büyük zaferdi bizim için. Savaş bitecek, devlet kurulması önünde bir engel kalmayacaktı. Sonrasında da 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilanı ile Türkiye Cumhuriyeti genç bir devlet can bulacaktı.

Fakat emperyalist güçler için bu antlaşma bir son değil, verilen savaşın şekil değiştirmesiydi, askeri savaşın sosyo-ekonomik hale evrildiği bir savaş. Yeni formattaki savaş çok daha uzun sürecek ve kesin zafer alınıncaya kadar devam edecekti. Hatta o kadar kendilerinden eminlerdi ki, Lozan Barış Antlaşmasında verdiklerini daha sonra fazlasıyla alacaklarını açıkça dile getirmekten bile geri kalmadılar.

Yaptıkları ilk ve en büyük eylem ilk fırsatını buldukları anda yeni nesil savaşta hücuma kalkmak olacaktı. Sabırlıydılar. Atatürk’ ün ölümü sonrasında bürokratik vesayet sistemini kurarak bozulacak düzenin temelini attılar. Sonrasında ise özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ekonomik olarak zora düşen Türkiye’ye istediklerini kolayca yaptırabildiler. Bürokrasi zaten onların yanındaydı. Halka da bunu yaparken çağdaşlaşma olarak kılıf içinde sundular. Emperyalist güçlere teslim olmak çağdaşlaşmak olarak atfedildi.

Yapılacak yardım karşılığında ilk olarak eğitim sistemine el atıldı. Yerli eğitim modeli terk edilip yerine faydası olmayan bir eğitim modeli kabul ettirildi. Milletin, yoğun bir şekilde yapılan propaganda ile özden uzaklaşması sağlandı. Tarihle bağı koparıldı. Yerine yanlış bilgilerin olduğu tarih okullarda öğretilmeye başlandı. Böylece gerçek geçmişimizi unutturmak sonrasında yalan tarih bilgileri ile geçmişle kavga ettirilmek ve nihayetinde toplum kutuplaştırılmak istendi. Buna da Kemalist eğitim sistemi denilerek Atatürk ile bağdaştırdılar. Başarılı da oldular. Bürokrasi toplumda istenilen şeylerin yapılmasına olanak sağlayan zemin oluşturdu, eğitim ile de toplum dinamikleri dinamitlendi. Ekonomik olarak da bağımlı kılındı. İşte Lozan’ da belirledikleri savaş, 20 yılın sonunda üç cepheye yayılmıştı bile.

O günden bu zamana kadar bu savaş farklı cephelerde de devam ediyor. Bu savaşta muvaffak olmak için toplumda aydınlanma olmalıdır, tarihimizle barışmak ve geçmişe sıkı sıkı sarılmak gerekiyor. Aksi durumda yine gelecekler, hep gelecekler. Fakat bilmedikleri bir şey var; Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

 

Kaynak:

Wikipedia

Gelecek Geçmişini Bilenlerindir
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!