Bazen bir sabah uyanırsın ve hiçbir şeyin anlamı kalmamış gibidir. Perdeyi aralarsın ama gün ışığı bile içeri uğramakta isteksizdir. Kahvaltı masası boş, ev sessiz, aynadaki bakış yorgun… Ve içinden bir ses fısıldar:
“Ne için uyanıyorum? Ne kaldı geriye?”
İşte o an, kaybolan yaşama sevincinin kıyısında duruyorsundur. Her şey yolunda gibi görünür dışarıdan. Ama içeride bir şey… eksiktir. Bir zamanlar seni hayata bağlayan o görünmez ip kopmuş, renkler solmuş, sesler boğuklaşmıştır.Gülümsemenin içi boş, kahkahan bir alışkanlık, umut ise uzakta bir ihtimal…
Peki yaşama sevincini neden kaybederiz?Kaybederiz. Hepimiz. Sevdiklerimizi, hayallerimizi, sağlığımızı… bazen de kendimizi. Bazen bir travma… bir kayıp… bir ihanet… Bazen sadece üst üste yığılmış yorgunluklar… Ve farkında olmadan yaşama sevincimizi koyarız bir kenara. Çünkü umut, en çok tekrar tekrar kırıldığında susar.
Psikiyatrist Viktor Frankl, Nazi kamplarındaki insanlık dışı şartlarda bile “insanın anlam arayışından vazgeçmediğini” gözlemlemişti.
Der ki:
“İnsanın her durumda bir ‘neden’i olmalı. O ‘neden’ varsa, her nasıla dayanır.” Ama ya nedenimiz kaybolduysa? O zaman ne yapmalı? İşte en kırık anlarda bu soruyu sormak cesaret ister:
“Ben neden yaşamayı seçmeliyim?”
Yaşama tutunmak bir cesaret meselesidir. Hayat bazen seni öyle bir köşeye sıkıştırır ki… Tutunacak bir dal kalmaz gibi olur. Ama işte tam orada başlar yeniden doğuş. Çünkü insanın yeniden doğduğu yer,en karanlık gecenin içidir. En çok kaybettiğinde, kendini yeniden kurarsın. En çok kırıldığında, içinden yeni bir ışık sızar. Bakın Japonların kintsugi sanatında kırılmış seramikleri altınla onarırlar. Çünkü derler ki:
“Kırıklar, hayatın izidir. Ve onları altınla onarmak, yaranı utanç değil, onur saymaktır.” İşte biz de öyle… Kırıklarımızı saklamak yerine, onlardan ışık yapmalıyız kendimize.
Tekrar nasıl bağlanırız hayata? Bu sorunun cevabı, büyük devrimlerde değil, küçük adımlarda gizli. Bir sabah biraz daha erken uyanmakta…Bir bardak çayı gerçekten hissederek içmekte… Ayakkabılarını bağlarken nefesini fark etmekte… Bir ağacın gövdesine sırtını dayamakta… Çünkü yaşama sevinci, anı yaşamaktan doğar. Ve an, geçmişin pişmanlığına ya da geleceğin korkusuna yer bırakmaz. O sadece “şimdi”dir. Ve “şimdi”ye dönebildiğimiz her an, bir adım daha hayata döneriz.
Hayatın sesi kalbinin kulağında. Bir danışanım şöyle demişti:
“Dışarıdan her şey yolunda görünüyor. Ama ben sanki içimde susmuş bir müziği arıyorum.” Bu cümle çok tanıdık. Çünkü çoğumuzun içinde susmuş bir ezgi var. Hayatın sesini, içimizdeki kalabalıkta kaybettik. Ama o ses hâlâ orada. Bazen bir çocuk kahkahasında, bazen bir sokak kedisinin bakışında… Bazen bir yabancının “kolay gelsin” demesinde bile… Sadece kulak vermemiz gerek. Ve sormamız:
“Bugün kendim için ne yaptım?”
“Beni hayata bağlayan küçük bir şeyi fark ettim mi?”
“En son ne zaman içimden gelerek ‘yaşamak güzel’ dedim?”
Yaşama sevinci, kaybolmaz. Sadece küser. Sessizleşir. Derine çekilir. Ama çağrıldığında gelir. İçten bir gülümsemede, bir dost sohbetinde, başını göğe kaldırıp yıldızlara baktığın bir gecede… Hayat, seni bekliyor. Tam olduğun yerde. Ve sen hâlâ, bu dünyaya anlam katabilecek birisin.
Yeter ki hatırla:
“Her sabah, yeniden doğmak için bir fırsattır.Ve her yeniden doğuş, bir şükürle başlar.”