İnsan, sevme ve sevilme arzusuyla var olur. Bir başkasına bağlanmak, güven duyduğu bir alan oluşturmak ister. Heyecanla karışık bir güven arayışı, bilinmezlikle kaplı bir yakınlık ister insan. Bu da aşka yelken açtırır.
İnsan ruhunun en karmaşık ama en güçlü duygularından biridir aşk. Bazen bir bakışla başlayan, bazen uzun bir sürecin sonunda kendini hissettiren bu duygu, psikolojinin de en çok merak ettiği konular arasındadır.
Kiminin kalbinde kelebekler uçurur, kimini derin acılara sürükler, kimi için de görmezden gelinmesi gereken bir haldir aşk. Bazen bir cümleye sığmaz; bir bakışa bile fazla gelir.
Aşkın başlangıcı, benliğin hafifçe çözülmesi gibidir. “Ben” dediğimiz yapı, bir başkasının varlığıyla esnemeye başlar. Bu esneme bazen özgürleştiricidir; insan kendini daha büyük, daha canlı hisseder. Bazen de tehditkârdır, çünkü zihnin en derin ihtiyacı olan kontrol duygusu çatırdar. Bu yüzden aşk hem güven hem kaygı üretir: Bir yandan görülme arzusu, diğer yandan kaybolma korkusu.
Aşk, insanın içindeki en eski kelimeyi yeniden öğrenmesidir. Ne zaman başladığı belli değildir. Aşk geldiğinde zaman yerinden oynar. Saatler kısalır, anılar ağırlaşır, kalp ise kendi ritmini unutup başka bir kalbin sesine kulak verir.
Aşka uçarsan kanatların yanar!” demiş Şirazi, “Aşka uçmazsan kanat neye yarar?” demiş ona Mevlana. “Aşk’ı bulduktan sonra kanadı kim ne yapar?” diye karşılık vermiş Yunus Emre.
Hem biyolojik hem de psikolojik süreçlerin ürünü olan aşk sadece kalbin değil, zihnin, davranışların ve hatta bedenin de dengesini etkiler. İnsan, aşık olduğunda hem en güçlü hâline hem de en kırılgan hâline aynı anda bürünür. Aşk, duvarları inceltir; bencilliği azaltır. Birinin dünyasına adım atmak, kendi dünyamızı da genişletir. İnsanı büyüten bir güçtür o.
Aşk, çocuklukta öğrenilmiş bağlanma biçimlerinin yetişkin bedeninde yeniden sahnelenmesidir. Sevdiğimiz kişide sadece bugünü değil, geçmişte eksik kalmış bir teması da ararız. Bu yüzden bazı aşklar mantığa meydan okur; çünkü onlar akılla değil, hafızayla seçilmiştir. Bilinç “neden?” diye sorarken, bilinçdışı çoktan kararını vermiştir.
Bir insana aşık olmak, onu kalabalığın içinden çekip çıkarmak, çokluğun içinde tek kılmak ve sonra aynı hızla o teklik içindeki çokluğu keşfetmektir ‘’ diyor Gilles Deleuze. Bu yönüyle aşk bir ideal yolculuğudur.
Birini sevmeye başlayan insan, çoğu zaman onu olduğundan daha kusursuz görme eğilimine girer, Bu idealize durum, aşkın ilk dönemlerindeki büyülü atmosferi yaratır; fakat zamanla gerçeklik yüzeye çıkmaya başlar. İşte aşkın olgunlaşması da bu noktada gerçekleşir: Karşındakini kusurlarıyla kabul edebilmek, sevginin hayalden gerçeğe dönüşmesidir.
İnsan aklının en soylu zaaflarından biri olan aşk, kalbin uzattığı en sessiz çığlıktır. Bu çığlık zamanda korkularla da ilgilidir. Kaybetme korkusu, terk edilme endişesi, yeterince sevilmeme düşüncesi. Bütün bu duygular, aşkı hem yüceltir hem de zorlar. Sevdiği kişiye yaklaşan insan aslında kendi derinlikleriyle de yüzleşir. Bu yönüyle aşk, sadece bir duygu değil; kişisel gelişimin en güçlü aynalarından biridir.
İnsanın kendine bile söyleyemediği şeyleri bir başkasında bulması olan aşk, bir insanın kalbinde başka bir insana ayrılmış en derin odadır. Bu odada en önemli unsur dengedir. Aşırı sahiplenmek de aşırı mesafe koymak da ilişkiyi zedeler. Sağlıklı aşk, iki insanın hem yakın olabildiği hem de kendi iç alanlarına sahip çıkabildiği bir bağdır. Ne tamamen iç içe geçmek ne de tamamen bağımsız olmak… Sevginin gerçek gücü, bu iki uç arasında kurulan dengededir.
Aşk, insanın iç dünyasını hem zenginleştiren hem de sınayan bir deneyimdir. İnsanı hem inceltir hem de güçlendirir; hem düşündürür hem de hissettirir. Ve belki de en güzeli, aşkın insanı kendisinin en derin hâliyle tanıştırmasıdır.
Aşkın bir bekleyiş tarafı vardır. Bir sesin gelmesini, bir adımın atılmasını, bir kapının açılmasını bekler insan. Bu bekleyiş, sabrın değil umudun işidir. Umut ise aşkın en kırılgan parçasıdır; kolayca incinir ama tamamen yok olmaz. Kırıldıkça başka bir şekle bürünür, bazen hüzne, bazen sessiz bir kabullenişe dönüşür
Tabi ki, her zaman sakin bir ışıltı değildir aşk. Bazen sarsıcıdır, bazen de yorucu. Sevginin içindeki coşku gibi acı da insanı değiştirir. Çünkü aşk, yaşamı bütün yönleriyle hissettiren bir duygudur.
“Aşk nedir?” diye sordu delikanlı. “Cevaba tek kelime bırakmayan sorudur” dedi beyaz saçlı adam. Kendinden o kadar taşıyordu ki, bir gezegende tek başına yaşıyor olsaydı da aşık olacak bir şey bulurdu. Şimdi biz giderilemez bir hamlık ve azaltılamaz bir nâdanlıkla yeryüzünde aşık olacak birini arıyoruz. Oysa bulanlar, erenlerin söylediği gibi ‘aşk’ı arayanlardı.’’ diyor Gökhan Özcan . Çünkü aşk, kalbin attığı kadar zihnin de dönüştüğü bir yolculuktur.