Emine Kurt
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. BAŞARIYA ADANMIŞ BİR İNTİHAR

BAŞARIYA ADANMIŞ BİR İNTİHAR

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bugün günlerden ne, hangi ay ya da hangi mevsimdeyiz bilmiyorum. Fakat perdenin aralığından bana göz kırpan ayla birlikte bir günü daha geride bıraktığımın farkındayım. Gerçi kendi tutsaklığımın üzerinden kaç gün geçmişti, kaç gündür kendimi bu sessizliğe mahkûm ediyordum; peki, şu an nasıl görünüyordum: yorgun, tükenmiş, çaresiz, belki de ruhunu teslim etmek üzere olan bir bedenin son çırpınışları kadar umutsuz…

Günler sonra gözlerimi odamın tavanından ayırıp karşımdaki aynaya doğru çeviriyorum. Hayır, gördüğüm bu donuk ve solgun yüzle karşılaşmak beni hiç de şaşırtmıyor. Özellikle de kasvetin kendisine yer edindiği bir çift göz.  Yatağımın içerisinde yavaş yavaş hareketleniyorum sonra ise üzerimdeki bir ölünün torağını andıran yorganımı yavaşça kaldırıyorum, önce bir ayağımı dışarı çıkarıyorum onu ise diğer ayağım takip ediyor. Fakat daha bir adım bile atamadan kendimi yumuşak bir zeminin üzerinde buluyorum. Evet, günlerce hareketsizlikten uyuşmuş ayaklarım beni taşıyamamıştı. Düştüğüm yerden kalkmak için yeniden hareketleniyorum ama nafile. Bütün çabalarım başarısızlıkla sonuçlanıyor ve her seferinde yeniden hasar alıyorum. Pes etmeden bir kez daha deniyorum sonra bir kez daha. Fakat başarısız olan her bir deneme ağlamak için fırsat kollayan gözlerimin tekrar dolmasına neden oluyor. Hayır, ağlamamalıyım; hayır bu sefer olmaz Gözlerimdeki damlalar düşmeden önce onları hırçın bir şekilde silip yeniden deniyorum ve evet bu sefer zor da olsa ayaklarım bedenimi ayakta tutabildi. Bir adım, bir adım daha ve aynanın tam karşısındayım. Gözlerimi tozlanmış parkeden ayırıp bana birkaç beden büyük gelen tişörtümün içerisindeki cılız bedenime doğru çeviriyorum.  Kendi varlığını bile inkâr eden, sanki kendisine ait olmayan bir ruhun içerisindeki huzursuzluğunu dile getirmek istermiş gibi izler taşıyan ve bu izlerin içerisinde her gün biraz daha yok olmaya çalışan bedenime.  Taşıdığı yüklerin ağırlığını haykırmak istercesine öne doğru düşmüş omuzları, omuzlarının üzerindeki hayatın her bir darbesinde biraz daha eksilmiş olan saçları, solgun ve kurumuş dudakları, ışıltının yerini koca bir boşluğun aldığı gözleri ve bir ölünün bedeni kadar solgun yüzü ile adeta ölmek üzere olduğunu haykıran bedenime. Artık bu yıkımı daha fazla izlemek istemediğim için bedenime sırt çevirip ayaklarımın beni götürdüğü yere doğru adım atmaya başladım. Her bir adım geçmişin tozlu rafları arasındaki gerçeği sergilemek istercesine bir anıyı karşıma çıkarıyordu. Peki geçmiş ne? Geçmiş, geçmiş olamayacak kadar zihnimin köşesinde ancak şu an olamayacak kadar da yeni değil. Kısaca yaşadığım hayal kırıklığı bile benle birlikte arafta kaldı. Geçmiş ve şu anın arasındaki en silik yerde. Peki kime göre silikti?  Patronuma, iş arkadaşlarıma, bu olaya şahit olmuş diğer herkese göre belki ama bana göre değil çünkü yaşadığım hayal kırıklığının her bir dakikası, her bir saniyesi zihnimin en derinine işlemişti.

Başarısızlık kimine göre öylesine bir kayıptı. Yokluğu fark edilmeyen varlığı ise bir anlam ifade etmeyen. Bu yüzden şu an onlara yaşadıklarımı anlatsam büyük ihtimalle bana alaycı bir kahkaha atıp “Ne yani sen bu yüzden mi bu hale geldin?” diye saatlerce alay edip dururlardı. Oysa onların aksine başarı, benim hayatımın merkezineydi. Öyleki bazen temel ihtiyaçlarımdan bile önce geliyordu. Hatta sağlığımdan bile. Belki de birçoğunuz bu durum için saçmalık ötesi ya da abartı diyebilirsiniz fakat bir virüs gibi tüm bedenime yayılan ve beni alt eden bu duyguyu anlayamazsınız. Tıpkı şu an yaşadığım durumu da anlayamayacağınız gibi.

Ben, hayatı boyunca bir şeyler başarmak için mücadele eden bir savaşçıyım. Her zaman pürüzsüz savaşlara girmedim tabii ki de. Benim de yoluma birçok engel çıktı: yoruldum, haksızlığa uğradım, düştüm belki ama düştüğüm gibi yeniden kalkmasını da bildim. Kalkmak için gerekli gücüm olmasa bile. Çünkü bana yaşamım boyunca öğretilen tek şey: “Başarılı olmam gerektiğiydi.” Onlara göre kural basitti başarılı olursan sevilirsin. Başarılı olursan her şey senin olur. Fakat kimse bu yolda ailemi, arkadaşlarımı hatta kendimi bile kaybedeceğim konusunda beni uyarmamıştı. Bu yüzdende her yorulduğumda ya da kendimi başarısız hissettiğimde kulağımda babamın şu cümlelerinin yankılanıyordu: “Sen benim kızımsın; düşemezsin, yıkılamazsın, yorulamazsın, pes edemezsin. Hadi diyelim düştün o halde yeniden ayağa kalkmak zorundasın. Evet, düşerken yara almış olsan bile.”  Bu cümlelere karşın ise içimdeki kız çocuğunun “Fakat ben yapamıyorum, çok yoruldum baba; biraz dinlensem olur mu?” nidalarını bastıramıyorum.

İçimde bitmek bilmeyen bir savaşın en ağır yıkımları gerçekleşirken koridorda yavaş yavaş ilerlemeye devam ediyorum. Bir tarafta savrulmuş dosyalar diğer tarafta bir hırsla fırlatılmış ceketim, karşımda ise ağzında mama kabıyla gözlerimin içine ifadesiz bir şekilde bakan pamuk. Kendi savaşımım içerisine sürükleyip görmezden geldiğim minik yol arkadaşım. Onun yanına ilerleyip özür diler gibi başını sevdikten sonra mama kabına biraz mama doldurup sırtımı yeniden yatakla buluşturuyorum. Biliyorum kalkıp bu yıkıma bir son vermeliyim belki ama ben artık babamın güçlü kızı değilim. Belki de hiçbir zaman öyle olmamışımdır da. Sadece babasına kendisini sevdirmek için uğraşan ve ne yaparsa yapsın sevdiremeyen sevgiye aç bir kız çocuğu olmuşumdur. Kendi sevgisizliğinin üzerini başarılarıyla örtmeye çalışan, başarılı olmak için gece gündüz demeden çalışan, ne zaman yorgun hissetse babasının sözleri sayesinde ayakta durmaya çalışan fakat her şeye rağmen hiçbir zaman babasının gözüne giremeyen o kız çocuğundan bahsediyorum. Dinlenmeye, yorgunum demeye, sosyalleşmeye, hata yapmaya hakkı olmayan o kız çocuğu.

Sırtımı yataktan ayırıp yeniden aynanın karşısına geçiyorum. Önce gözlerimde küçük kız çocuğuna ait bir iz arıyorum fakat o beni terk edeli daha doğrusu ben onu geçmişin tozlu rafları arasına mahkûm edeli çok uzun zaman olmuştu. Neden peki? Neden kendime bunu yaptım. Neden ve kim için kendi hayatımı, mutluluğumu ikinci plana attım. Oysa herkesten ve her şeyden önce benim gelmem gerekmez miydi? Herkesten ve her şeyden önce ben. Peki, herkesten ya da her şeyden kastım neydi? Ailem, arkadaşlarım, işim, dosyalar, projeler…  Yanlış! Herkes ya da her şey yoktu sadece tek bir şey vardı: Başarı. Kendin için olmayan bir başarı. Değdi mi?..

Hayat sadece şu andan ibaretti. Ne geçmiş ne de gelecek sadece şu an yaptıklarınla var oluyordun. Fakat sen şu anını başkalarının istekleri çerçevesinde yaşadığın her an geleceğe dair bir keşke bırakıyordun. Kısaca pişmanlıklarla dolu bir geçmiş keşkelerle dolu bir geleceğinin zeminini, şu an ise ikisi arasındaki ince çizgiyi oluşturuyordu. Ve bu ince çizgi üzerinde birçok kayıp yaşıyordun: geri gelmeyecek dakikalar, insanlar, dostluklar mutluluklar, hüzünler, ayrılıklar… ve en çok da aynadaki kişiyi kaybediyordun. Şu an senden şunu yapmanı istiyorum: gözlerinin içine bak ve şunu söyle “Ben sadece kendim için varım ve her anımda da kendim için var olmaya devam edeceğim. Mutlu olabileceğim gibi mutsuzda olabilirim aynı şekilde başarılı olabileceğim gibi başarısızda olabilirim fakat her ne olursam olayım her ne yaparsam yapayım bunları sadece kendim için yapacağım. Ve bu amaçlar uğrunda kayıplar yaşamayıp her anımı değerli kılacağım. Unutma ne geçmiş ne gelecek sadece şu anımın içinde var olmaya devam edip başarıların olduğu gibi başarısızlıklarında ihtimal dahilinde olduğunu bileceğim ve hiçbir olumsuz durum nedeniyle içimdeki miniği cezalandırmayacağım.”

 

BAŞARIYA ADANMIŞ BİR İNTİHAR
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!