Pandemi süreci, dünya genelinde devlet yönetimlerini büyük bir sınav ile karşı karşıya bırakarak sistemsel çöküşlere yol açtı. Bu süreç, küresel düzenin yeniden şekillendiği bir zemini yaratırken, ülkelerin de kendi iç yapılarını baştan aşağı yenilemesi gerektiğini açıkça ortaya koydu. Ancak çoğu devlet bu dönüşüm ihtiyacına gereken önemi vermedi, zira yeni çağı inşa etmek için enerji harcamak yerine dış politikadaki pozisyonlarını güçlendirmeye odaklandılar.
Geçmişte ülkelerin kendi iç dinamiklerini güçlendirmesi gereken bir dönem vardı, ancak bu fırsat kaçırıldı. Bugün, dünya için yeni bir sayfa açılmış durumda, fakat hiçbir ülkenin bu yeni düzene tam anlamıyla hazır olduğu söylenemez. Bireyler daha hızlı adapte olurken, devletler eski çağın refleksleriyle hareket etmeye devam ediyor. Bu durum, toplumun devletin önüne geçtiği bir paradoks yaratıyor ve “devlet mi toplum için var, yoksa toplum mu devlet için?” sorusunu yeniden düşünmeye sevk ediyor.
Yeni dünya düzeni ve buna uygun yönetim yapıları için ülkelerde köklü değişiklikler gerekiyor. Eski yapılarla dünyanın değişmesini beklemek nafile bir çaba olacaktır. Gerçek dönüşüm, bireyselden küresele doğru halkalar halinde ilerler; bu süreci anlayarak içe dönük reformlar yapabilen ülkeler, yeni çağın süper güçleri arasında yer alacaktır. Bunun aksi yönde, dış faktörlere bağımlı olarak değişimi kabullenmek zorunda kalan ülkeler ise gelişen yapıların gerisinde kalacaktır. Bu nedenle devletlerin en kritik stratejisi, beşerî yatırımlara öncelik vermekten geçmektedir çünkü insana yatırım yapan devletler kazanan taraf olacaktır.
Ancak eski çağın yöntemlerini kullanmaya devam eden devletler, küresel dönüşümün etkisiyle değişime zorlanacak ve adaptasyonda geri kalacaklardır. Bu dönüşüm sürecinin en ince noktası, değişimin gönüllü değil zoraki olmasıdır ve bu da söz konusu devletleri zayıf konumlara sürükleyecek; nihayetinde süper güçlere bağımlı hale getirecektir.
Devlet yönetimlerinde vizyon sahibi olmak ve küresel konjonktürü doğru okumak, liyakat sahibi liderlerin temel görevlerinden biridir. Bu bağlamda iki önemli unsur öne çıkar: birincisi dünya çapında gerçekleşen değişimleri zamanında görebilmek, ikincisi ise bu değişimlere uygun stratejik ve operasyonel planları devreye sokarak yönetsel sistemleri harekete geçirmektir. Bu unsurları başarıyla hayata geçirebilmek derin bir liyakati ve ileri öngörüyü gerektirir.
Yeni düzenin etkileri dramatik ve köklü olacak gibi görünüyor. Devletlerarası birliklerin ve kutuplaşmaların dağılacağı, yerine yeni güç odaklarının oluşacağı tahmin ediliyor. Bu yeni kutuplar arasında ise modern çağın süper güçleri yer alacak ve dünya sahnesinin görünümü tamamen farklılaşacak. Zayıf devletler kendi stratejilerini bu güçlü aktörlere göre dizayn etmek zorunda kalacak ve her biri kendi çıkar doğrultusunda bir yol almaya çalışacaktır.
Kısa bir süre içinde dünya haritası hem politik hem de ekonomik anlamda yeniden şekillenecektir.
Bu bağlamda, ülkelerin radikal reformlarla kendi iç yapılarını baştan aşağı yenilemeleri gerekiyor. Küresel kaoslara baktığımızda, mevcut düzenin çöküşünün ardındaki temel sebebin sistemsel sorunlar olduğunu görmek mümkün. Fakat devlet yöneticileri bunu görmezden geliyor; çünkü çoğu önce kendi koltuğunu korumayı, sonra kurumunu savunmayı, en nihayetinde ise devleti konumlandırmayı tercih ediyor. Unutulmamalıdır ki eski çağın zihniyetine sahip liderlerin yeni düzende yer bulması mümkün olmayacaktır.
Bu dönüşüm yalnızca makro düzeyde ülkeler bazında değil, bireylerin mikro ölçeğinde de etkisini gösterecektir. Her ne kadar mevcut kadrolar eski düzeni sürdürme konusunda direnç gösterse de bu direnç sonuç itibarıyla zararlarına olacaktır. Radikal değişim kaçınılmaz bir şekilde başlayacak ve sistemlerde domino etkisiyle reformlara yol açacaktır. Nihayetinde kelebek etkisi benzeri bir dönüşüm dalgası yayılacak ve devlet yapıları hızla yeniden form kazanacaktır.