Vicdan, insanın varoluşunu ahlaki olarak kuran asli bir yapı mıdır?
Tarih boyunca filozoflar insanı en çok “düşünen varlık” olarak tanımladı. Peki ya vicdan? O olmadan insan gerçekten insan sayılır mı?
İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda kendini yargılayabilen bir varlıktır. Bu yargılama yetisi, yalnızca aklın hesaplayıcı tarafına indirgenemez. Çünkü insan, kimi zaman kendi çıkarına ters düşse bile “doğru” olduğunu düşündüğü şeyi yapma eğilimi gösterebilir. Bu noktada devreye giren şey vicdandır.
Vicdan, çoğu zaman bir duygu olarak anlaşılır. Oysa vicdan yalnızca bir his değildir; insanın kendisiyle kurduğu etik ilişkinin adıdır. Kişi, kimse görmezken de bir davranışı yapıp yapmama arasında kaldığında, aslında varoluşunu ahlaki bir zeminde kurup kurmayacağına karar vermektedir. Bu anlamda vicdan, insanın “nasıl bir insan olacağına” dair ontolojik bir tercihin eşiğinde belirir.
Çünkü aklın olmadığı vicdan ve vicdanla taçlanmayan akıl içi boş bir küreye benzer; kırılır ve parçaları etrafa saçılır. O parçalar mutlaka birini yaralar. Yalnızca vicdanla hareket eden insan, iyi niyetinin ağırlığı altında hem incinebilir hem de istemeden incitebilir. Örneğin, yalnızca merhametle hareket ederek birine sürekli yardım etmek, onun kendi ayakları üzerinde durma becerisini elinden alabilir; bu da iyi niyetin farkında olmadan nasıl bir yaraya dönüşebileceğini gösterir. Yalnızca akılla hareket eden insan ise hesap yaparken insanlığını askıya alabilir. Biri yönsüz bir merhamet üretir, diğeri merhametsiz bir yön.
Ancak akıl ve vicdanın birlikteliği, insanı yalnızca rasyonel değil aynı zamanda sorumlu kılar. Sorumluluk burada dışsal bir otoriteye değil, kişinin kendi öz saygısına dayanır.
Bu noktada vicdanın kaynağına dair önemli bir itiraz yükselir. Nietzsche gibi düşünürler, vicdanı “sürü içgüdüsünün” bireyde içselleşmiş hali olarak görür; ona göre vicdan, aslında toplumun birey üzerindeki baskısından başka bir şey değildir. Eğer durum buysa, vicdanın insanın “asli” bir parçası olduğu söylenebilir mi?
Ancak bu görüş, insanın yalnız kaldığında dahi kendine hesap verme gerçeğini açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü eğer vicdan, yalnızca toplumsal normların içselleştirilmiş hâli olsaydı, kişi yalnız kaldığında yani toplumun denetleyici bakışından uzakta ahlaki bağlayıcılığını yitirirdi. Fakat insan çoğu zaman kendi kendine hesap verir. Bu hesap verme hâli, vicdanın sadece bir içselleştirme değil, insan varoluşunun kurucu bir unsuru olabileceğini düşündürür. İnsan, kendini yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, ahlaki bir özne olarak da inşa eder.
Peki vicdanın “asli” olması ne anlama gelir? Doğuştan, bir yeti olarak mı var olur? Yoksa insan olma sürecinde, potansiyel halden çıkıp mutlaka ortaya çıkması gereken bir tohum gibi midir?
Modern dünyada menfaatin erdemin önüne geçtiği durumlar sıkça gözlemlenir. Bu durumda vicdanın geri çekilmesi, insanın özünü araçsallaştırmasına yol açar. Oysa vicdan, insanı salt çıkar hesabına indirgenmekten alıkoyan içsel bir sınırdır. Bu sınır, özgürlüğü kısıtlayan değil; özgürlüğe anlam kazandıran bir çerçevedir.
Bu nedenle şu soru önem kazanır: Vicdan, insanın sonradan edindiği bir özellik midir, yoksa insanı insan yapan asli yapı taşlarından biri midir? Eğer insan, kendi eylemlerini yalnızca sonuçlarına göre değil, “doğru” olup olmadıklarına göre de değerlendiriyorsa, vicdan onun varoluşunun ahlaki mimarisini kuran temel unsurlardan biri olarak görülebilir.
İnsan, vicdanı sayesinde yalnızca yaşayan değil, değer üreten bir varlıktır. Varoluş, ancak ahlaki bir bilinçle taçlandığında gerçek anlamını bulur.