Doğanın Sessiz Çığlığını Duyabiliyor muyuz?
Hadi pencerenizi bir açın…
Hava her zamankinden biraz daha sıcak olabilir.
Belki beklediğiniz yağmur yine yağmamıştır.
Belki de birkaç gün önce, dünyanın bir başka köşesinde insanlar orman yangınlarından kaçarken, başka bir bölgede seller evleri ve umutları sürükleyip götürmüştür. Ya da pencereden bakarken hiç beklemdiğiniz bir anda birden sağnak yağmur başlamıştır.
Bunlar artık istisna değil….. ne dersiniz ?
Bunlar, yeni dünyanın gerçeği.İklim değişiyor deyip geçemeyeceğimiz kadar büyük bir gerçek…..
İklim değişikliği, uzun yıllar boyunca yalnızca bilim insanlarının tartıştığı teknik bir konu gibi görülürken, bugün iklim değişikliği; soframıza gelen ekmeğin, sebzenin, meyvenin fiyatından içtiğimiz suya, soluduğumuz havadan çocuklarımızın geleceğine kadar hayatımızın her alanını etkileyen küresel bir yaşam sorunu oldu.
Dünya her gün bize daha çok sinyaller gönderir oldu.
Buzullar eriyor.
Denizler yükseliyor.
Nehirler kuruyor.
Toprak yoruluyor.
İnsanlar bir yerlerde su bulamıyor, hastalanıyor……
Ve belki de en acısı; doğanın sesi her geçen gün biraz daha kısılıyor.
Bir zamanlar çocukluğumuzun vazgeçilmez sesi olan kuş cıvıltıları, kelebeklerin dansı, dere kenarlarının serinliği ve mevsimlerin şaşmaz düzeni, yaz planlarımız, kış planlarımız artık eskisi kadar tanıdık değil.
Doğa değişiyor. Aslında değişen yalnızca doğa değil; yaşamın dengesi.
Bilim bize çok net bir gerçeği gösteriyor. Atmosferde artan sera gazları yalnızca sıcaklıkları yükseltmiyor; su döngüsünü değiştiriyor, kuraklığı artırıyor, tarımsal üretimi zorlaştırıyor, biyolojik çeşitliliği azaltıyor ve kentlerimizi iklim afetlerine karşı daha kırılgan hale getiriyor.
Ne yazık ki insanlık uzun yıllar boyunca doğayı sınırsız bir kaynak olarak gördü. Ormanları yalnızca kesilecek ağaçlar, nehirleri yalnızca kullanılacak su, toprağı ise yalnızca üretim alanı olarak değerlendirdi. Onları korumadı.
Bugün geldiğimiz noktada artık biliyoruz ki doğaya verdiğimiz her zarar, dönüp dolaşıp bize geri dönüyor.
Kirlettiğimiz suyu içiyoruz.
Yok ettiğimiz ormanların yerine yükselen betonların arasında daha sıcak şehirlerde yaşamaya çalışıyoruz.
Kaybettiğimiz biyolojik çeşitlilikle birlikte ekosistemlerin bize sunduğu sayısız hizmeti de kaybediyoruz.
Ancak hala zamanımız var …
Bilim yalnızca sorunları değil, çözümleri de ortaya koyuyor. Dünyada giderek daha fazla önem kazanan Doğa Temelli Çözümler, bize doğayla mücadele etmek yerine onunla birlikte yaşamayı öğretiyor.
Sulak alanların korunması…
Kentlerde yeşil altyapının artırılması…
Yağmur sularının yeniden doğaya kazandırılması…
Ormanların, kıyı ekosistemlerinin ve doğal yaşam alanlarının güçlendirilmesi…
Sürdürülebilir tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması…
Bunların her biri yalnızca çevre projeleri değildir. Aynı zamanda ekonomik kalkınmanın, toplumsal refahın ve iklim direncinin temel yatırımları….
Çünkü doğaya yapılan yatırım, aslında geleceğe yapılan yatırımdır.
Bu mücadelede yalnızca devletlerin ya da uluslararası kuruluşların sorumluluğundan söz etmek de eksik olur. Üniversiteler, yerel yönetimler, özel sektör, sivil toplum ve bireyler aynı zincirin halkalarıdır. İklim krizi, mimarların, mühendislerin, şehir plancılarının, peyzaj mimarlarının, çiftçilerin, öğretmenlerin, çocukların ve kısacası hepimizin ortak meselesidir.Her birimizin aldığı küçük kararlar, büyük değişimlerin başlangıcı olabilir.
Daha az tüketmek…
Suyu bilinçli kullanmak…
Yeşil alanları korumak…
Çocuklarımıza doğa sevgisini öğretmek…
Belki bunlar tek başına dünyayı değiştirmez.
Ama dünyayı değiştirecek toplumsal bilincin temelini oluşturur.
Unutmayalım ki insanlık tarihi, doğaya karşı kazanılmış zaferlerin değil; doğayla kurulan uyumun tarihidir. Medeniyetler, suyun olduğu yerde yükselmiş; toprağın verimli olduğu yerde gelişmiş; ormanların ve nehirlerin sunduğu yaşam sayesinde varlığını sürdürmüştür.
Bugün ise yeni bir eşikteyiz.
Artık kalkınmanın ölçüsü yalnızca büyüyen ekonomiler değil; nefes alabilen kentler, temiz su kaynakları, korunmuş biyolojik çeşitlilik ve gelecek kuşaklara bırakılabilecek yaşanabilir bir dünya olmalıdır.
Belki de artık şu soruyu kendimize sormanın zamanı gelmiştir:
Nasıl bir dünya bırakacağız?
Daha sıcak, daha susuz ve daha sessiz bir dünya mı? Yoksa doğayla uyum içinde yaşayan, yeşil kentlerin, temiz nehirlerin, zengin biyolojik çeşitliliğin ve sürdürülebilir yaşamın mümkün olduğu bir gelecek mi?
Seçim bizim.
Çünkü iklim değişikliği doğanın sorunu değildir.
İklim değişikliği, insanlığın kendisiyle yaptığı en büyük sınavdır.
Ve unutmayalım…
Dünya bize ait tek ev…..Ona nasıl davranırsak, geleceğimiz de bize öyle davranacaktır.
Prof. Dr. Hande Sanem ÇINAR