Mehmet Kuşcu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bir Ekonomik Çöküşün Anatomisi: Weimar Hiperenflasyonu

Bir Ekonomik Çöküşün Anatomisi: Weimar Hiperenflasyonu

featured
1
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Hiperenflasyon, iktisat tarihinin gördüğü en sarsıcı ekonomik kırılmalardan biridir; bu olgunun en çarpıcı, en unutulmaz örneği ise 1923 yılında Weimar Cumhuriyeti döneminde Almanya’da yaşanmıştır.

Aslında bu süreci tam anlamıyla kavrayabilmek için sadece uçup giden fiyat artışlarına bakmak yetmiyor. Aksine; kamu maliyesindeki çatırdamaların, kontrolsüz para arzının, durma noktasına gelen üretimin, yönetilemeyen beklentilerin ve en önemlisi de yerle bir olan toplumsal güvenin nasıl aynı anda çözülmeye başladığını bir bütün olarak görmek gerekiyor. Almanya’nın o dönem yaşadığı bu sarsıcı deneyim, hiperenflasyonun o karmaşık teknik mekanizmasını en berrak haliyle önümüze seren tarihsel bir laboratuvar gibidir.

I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından imzalanan o meşhur Versailles Antlaşması, zaten hali kalmamış, yorgun düşmüş Almanya’nın omuzlarına taşıması gerçekten imkansız olan çok ağır savaş tazminatları yüklemişti. Aslında bütçedeki o devasa delikler yeni de değildi; savaş yıllarından miras kalmıştı. Çünkü devlet, harcamalarını büyük oranda borçlanarak ve karşılıksız para basarak bir şekilde çevirmeye çalışmıştı.

Savaş bittiğinde ise karşımızda tam anlamıyla bir enkaz vardı: Üretim kapasitesi zayıflamış, sanayi altyapısı ağır hasar almış, ihracat gelirleri erimiş ve haliyle vergi toplanacak zemin neredeyse yok olmuştu. Devletin elinde kalan tek tablo; dağ gibi biriken açıklar, komik düzeyde kalan gelirler ve dış dünyadan gelen bitmek bilmeyen ödeme baskısıydı.

İşte tam bu noktada, o meşhur kırılma yaşandı. O günkü şartlarda mali dengeyi vergilerle kurmaya çalışmak artık mümkün olmaktan çıkmış, harcamaları kısmak ise sosyal bir patlamaya davetiye çıkarmak demekti. Çıkış yolu olarak yine “para basımı” tercih edildi ve işte her şey tam o anda, o geri dönülemez noktada koptu.

O günkü şartlarda mali dengeyi vergilerle kurmak imkansız, harcamaları kısmak ise sosyal patlama riski taşıyordu. Çıkış yolu olarak yine “para basımı” tercih edildi ve her şey o anda koptu. Teknik çerçeveyi açıklayan MV = PY denklemine göre, para arzı (M) hızla genişlerken üretim (Y) aynı hızda artmadı. Özellikle 1923’te Ruhr bölgesinin işgaliyle sanayi üretimi daralırken, hükümetin çalışmayan işçilere bastığı paralarla maaş ödemesi fiyat seviyesini (P) yukarı sıçrattı.

Hiperenflasyonu sıradan artışlardan ayıran temel unsur, paradan kaçış hızındaki patlamadır. İnsanlar markın değer kaybını gördükçe parayı ellerinde tutmak yerine hızla harcamayı seçti. Beklentiler bozulduğunda süreç kendi kendini besleyen bir sarmala dönüştü: para basımı fiyatları yükseltti, bu da daha fazla değer kaybı beklentisi doğurarak harcamaları hızlandırdı. 1914’te 1 dolar 4,2 mark iken, 1923 sonbaharında kur trilyonlara ulaştı; bu da ithalat maliyetleri üzerinden iç piyasayı daha fazla vurdu.

Kamu maliyesindeki açıkların merkez bankası kaynaklarıyla finanse edilmesi, süreci geri dönülemez kıldı. Vergi gelirleri fiyat artış hızının gerisinde kalarak reel olarak eridi. Devlet harcamalarını sürdürmek için daha fazla kağıt para piyasaya sürdükçe, paranın değer saklama ve hesap birimi fonksiyonları tamamen aşındı. İnsanlar takas ekonomisine, altına ve dövize yöneldi.

Bu ekonomik yıkım, ancak 1923 sonunda Rentenmark’ın devreye alınması ve para arzının sıkı kontrolüyle durdurulabildi. Yapılan hamle, para basımını bıçak gibi kesmek ve sarsılan güveni yeniden inşa etmekti. Güven geri geldikçe dolaşım hızı düştü ve istikrar sağlandı. Bu tarihi olay, paranın hükümsüzleşmesinin aslında bir güven meselesi olduğunu göstermiştir.

Türkiye ekonomisiyle kıyaslandığında bazı benzerlikler ve farklar öne çıkar. Türkiye son yıllarda yüksek fiyat artışlarıyla mücadele etmiş, kur geçişkenliği ve beklenti yönetimi gibi dinamiklerden etkilenmiştir. Ancak hiperenflasyon ile yüksek oranlı fiyat artışları arasında niteliksel bir fark bulunur. Türkiye’de oranlar yükselse de, TL temel değişim aracı olma vasfını korumuş; bankacılık sistemi ve finansal piyasalar aksamadan çalışmaya devam etmiştir.

Bir diğer önemli fark kurumsal çerçevedir. Türkiye’de merkez bankası, maliye politikası araçları ve finansal düzenleyici kurumlar aktif şekilde işlev görmektedir. Para politikası kararları, faiz araçları ve makro ihtiyati tedbirlerle enflasyonla mücadele yürütülmektedir. Bu yapı, kontrolsüz fiyat sarmalına girilmesini önleyen önemli tampon mekanizmalar üretir. Almanya’da 1923’te yaşanan kırılma ise savaş sonrası mali çöküş, dış baskı ve üretim daralmasının aynı anda gerçekleştiği olağanüstü bir ortamda ortaya çıkmıştır.

Toparlamak gerekirse, Almanya’daki hiperenflasyon deneyimi, para arzı genişlemesi, reel üretim daralması ve beklenti bozulmasının birleştiğinde fiyatların üstel biçimde artabileceğini göstermiştir. Türkiye örneğinde ise yüksek enflasyonla mücadele, para politikası sıkılaştırması, mali disiplin ve güven tesisine yönelik adımlarla yürütülmektedir. Ekonomik istikrarın temelinde güven, öngörülebilirlik ve kurumsal sağlamlık yer alır. Para, arkasındaki güven kadar güçlüdür; güven korunduğu sürece fiyat istikrarı yeniden inşa edilebilir.

Saygılarımla.

Bir Ekonomik Çöküşün Anatomisi: Weimar Hiperenflasyonu
+ - 1

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Sayın Kuşcu,
    Hiperenflasyon gibi karmaşık bir süreci hem tarihsel hem teknik boyutuyla bu kadar dengeli ve anlaşılır biçimde ele almanız gerçekten kıymetli. Weimar Cumhuriyeti hiperenflasyonu üzerinden yaptığınız analiz, paranın arkasındaki en temel unsurun güven olduğunu güçlü şekilde ortaya koyuyor.
    Türkiye ile kurduğunuz ölçülü kıyas da yazıya ayrı bir derinlik katmış. Düşündüren ve nitelikli bir çalışma olmuş, kaleminize sağlık.

    Cevapla
Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!