Umut Çetinbaş
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yılın Genç Kadın Yazarı Ödülü Buse Köseer ile Röportaj

Yılın Genç Kadın Yazarı Ödülü Buse Köseer ile Röportaj

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bu yıl 9.’su düzenlenen Uluslararası Kalite Ödülleri, 25 Temmuz 2025 tarihinde İstanbul Dedeman Otel’de gerçekleştirilen görkemli bir gala gecesiyle sahiplerini buldu. Medya dünyasından iş dünyasına, sanat çevrelerinden kanaat önderlerine kadar pek çok ismin katılım gösterdiği gecede, köşe yazarı Buse Köseer de ödüle layık görülen isimler arasında yer aldı.

Yılın Başarılı Genç Kadın Yazarı ödülü, gecenin sunuculuğunu üstlenen Özge Ulusoy ve Doğancan Özadlı tarafından Köseer’e takdim edildi. Sahnedeki kısa ancak etkileyici konuşmasında

“Bu ödül, içindeki sesi duymaya çalışan tüm gençler adına alınıyor,”

ifadeleriyle büyük alkış topladı.

Psikoloji ve gazetecilik altyapısı, güçlü bir edebi dil ile harmanlanarak; istismar, toplumsal eşitsizlik ve farkındalık oluşturma gibi toplumsal meselelerin işlenmesinde etkili bir yol izleniyor. Köseer’in kaleme aldığı köşe yazıları, bu yönüyle geniş bir okur kitlesine ulaşmayı başarıyor.

Ödül gecesinde, yakında raflarda yerini alacak ilk kitabının müjdesi verilirken; aynı hikâyenin film ve dizi uyarlamalarıyla izleyiciyle de buluşturulacağı duyuruldu.

Bu röportajda; yazarlık yolculuğuna, ilham kaynaklarına, sözcüklerle kurulan içsel evrene ve genç bir kadın yazar olarak taşıdığı etik duruşa yakından tanıklık edilecek.

U.Ç: Türkiye’de köşe yazarlığı bir zamanlar yalnızca fikir beyanı değil, aynı zamanda toplumu şekillendirme sorumluluğu taşıyan bir alan olarak görülürdü. Siz bu geleneğin neresinde durduğunuzu düşünüyorsunuz? Günümüz köşe yazarlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

B.K: Bir zamanlar köşe yazarlığı, yalnızca bir fikir beyanı değil, vicdanın kalemle tuttuğu bir nöbetti. Her harf, toplumun nabzını ölçen bir stetoskop, her cümle bir çağrının yankısıydı. O günlerde köşe yazarı olmak, yalnızca yazmak değil; görmek, duymak, hissetmek ve ses olmak demekti. Ben bu geleneğin tam da kalp atışlarında durduğumu düşünüyorum. Satırlarımı yalnızca bilgiyle değil, bir halkın travmalarıyla, suskunluklarıyla, kırgınlıklarıyla da örüyorum. Çünkü biliyorum ki toplum sadece fikirle değil, duyguyla da şekillenir. Bir yara, yalnızca analizle değil, şefkatle de iyileşir. Yazarken bazen bir çocuğun yalnızlığını, bazen bir annenin suskunluğunu, bazen de bir ağacın kesilişini anlatıyorum. Çünkü bu da bir toplumsal mirastır: duygunun hafızası. Bugün her köşe yazarı aynı değil elbette. Kimi sesiyle toplumun nabzını tutarken, kimisi algoritmalara yeniliyor. Ama hâlâ kelimelere inananlar var. Ve ben, o inancın izinden yürümeye devam ediyorum.

U.Ç: Bir yazıda dikkat çeken en önemli unsur konudur. Siz konularınızı seçerken hangi ölçütleri temel alıyorsunuz? Güncel olandan mı yola çıkarsınız, yoksa zamanın ötesine mi seslenmek istersiniz?

B.K: Ben konuyu seçmem, çoğu zaman konu beni bulur. Bir çocuğun suskun bakışında, bir haber satırının arasında, ya da gece yarısı zihne düşen bir cümlede… Bazen güncelin kıyısında yürürüm, ama asıl niyetim hep zamansız olana dokunmak. Çünkü bir yazının ömrü gündemin ömrü kadar olmamalı. İyi yazı, bugünü anlatırken yarının vicdanına da seslenmeli.

U.Ç: Aldığınız ödül yalnızca bireysel bir başarı değil, aynı zamanda yazınsal duruşunuzun da bir teyidi niteliğinde. Sizce bu ödül hangi yönünüzü ya da hangi yazınızı görünür kıldı?

B.K: Bu ödül, sadece bir yazının değil, bir duruşun onurlandırılmasıydı. Güzeli anlatırken çirkine bakmaktan, umudu yazarken karanlığa susmamaktan vazgeçmediğim için geldi belki de. Benim için önemli olan, çoğunluğun duymadığı, duyulmayanların sesi olmak ve kenarda kalmışların hikayelerini anlatmaktı. Kelimelerimi, kendi sesini bulmakta zorlananlara adadım. Bu yolculuk, yalnızca benim değil, içindeki sesi arayan herkesin yolculuğudur.

U.Ç: Dilinizi biçimlendirirken daha çok kime ya da neye sadık kalıyorsunuz: okura mı, konuya mı, yoksa iç sesinize mi?

B.K: Dil, benim için hem bir köprü hem de bir aynadır. Biçimlendirirken ne kuramların soğuk cümlelerine ne de salt iç sesimin çığlığına teslim olmam. Önceliğim, yazının ruhuna, o anın tam kalbine sadık kalmak. Kuramlar bana yol gösterir, iç sesim yakar; ama gerçek, satırlar arasında gizli o sessiz dengeyi bulmaktır. Kısaca; yazdığımda önce konuya, sonra iç sesime, sonra ikisine birden sadığım. Çünkü en güçlü kelimeler, ikisinin dansından doğar.

U.Ç: Köşe yazarlığında kişisel görüşlerle kamusal sorumluluk arasında ince bir denge var. Bu sınırı nasıl belirliyorsunuz? Yazarken otosansür uyguladığınız anlar oluyor mu?

B.K: Bu denge, dikkatle koruduğum ince bir çizgi. Yazarken hem kendi düşüncelerimi ifade ediyor hem de toplumun hassasiyetlerini gözetiyorum. Bazı konularda ifade özgürlüğü ile toplumsal etkiler çelişebiliyor; bu yüzden bazen otosansür yapmak gerekiyor. Ancak bu, susmak değil; mesajın daha güçlü, daha anlamlı hale gelmesi için bir strateji. Bilimsel temellere dayanan argümanlarla ve empatiyle harmanlanmış bir dil kullanarak, içtenlikle toplumsal sorumluluk arasında sağlam bir köprü kuruyorum.

U.Ç: Türkiye gibi siyasal ve toplumsal olarak dinamik bir ülkede yazmak, yazar üzerinde nasıl bir sorumluluk duygusu yaratıyor? Hiç “bu yazı yayınlansın mı” diye durup düşündüğünüz oldu mu?

B.K: Bu dinamikler, yazarlara yüksek bir sorumluluk yüklüyor. Yazdığım her kelime, geniş ve çeşitli bir okur kitlesine dokunma potansiyeli taşıyor. Bu bilinçle, etkisini öngörmek ve olası sonuçlarını değerlendirmek zorundayım. “Bu yazı yayınlansın mı?” sorusu, yazarlık sürecimin doğal bir parçası. Eleştirel düşünce, etik kaygılar ve toplumsal duyarlılık arasında sürekli bir denge kurmaya çalışıyorum. Sonuçta yazmak, sadece düşünceyi aktarmak değil; aynı zamanda sosyal etkileşime, sorumluluğa ve bazen de cesarete çağrıdır.

U.Ç: Birçok yazar, yazının okurla buluştuğu anın aslında yazma sürecinden bile daha önemli olduğunu söyler. Siz yazılarınızın nasıl okunduğunu, nasıl yankı bulduğunu önemsiyor musunuz? Okurla aranızda nasıl bir bağ olduğunu düşünüyorsunuz?

B.K: Yazının okurla buluştuğu an, aslında yazma sürecinin en kutsal anıdır. Çünkü o anda kelimeler, yalnızca kâğıtta değil, birinin kalbinde yankılanır. Şanslıyım ki, yazılarım üzerine bana ağladıklarını, içtenlikle hissettiklerini söyleyen okurlardan dönüşler alıyorum. Bu, sadece bir etkileşim değil; bir bağ, bir paylaşım, bir sarsıntı demek. Vakalar üzerinden anlattığım hikayeler, tarih ve düşünürlerin sözleriyle dokunduğum temalar, okuyucunun kendi yaşamına dair aynalar tutuyor. Bilimsel olarak da biliyoruz ki, duygusal bağ kuran metinler kalıcı olur, dönüşüm yaratır. İşte bu yüzden yazmak benim için bir bilgi aktarımı değil, insanın en derin katmanlarına uzanan bir köprü kurmak demek.

U.Ç: Günümüzde sosyal medya kısa ve etkili söylemlerle ön plana çıkarken, köşe yazısı hâlâ “düşünmenin sürekliliğini” temsil ediyor. Bu dönüşüm sizi nasıl etkiliyor? Sizce yazı formunun geleceği var mı?

B.K: Sosyal medya, hızın ve anlık tepkinin arenası; köşe yazısı ise derin düşüncenin ve sürekliliğin kalesidir. Bu dönüşüm, yazının doğasını değiştirse de ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Bilimsel veriler, derin okumanın beyin yapısını güçlendirdiğini, eleştirel düşünceyi beslediğini gösteriyor. Kısa mesajlar hızlı bir anlık farkındalık yaratabilir, ancak kalıcı değişim ve derin anlam, uzun soluklu yazıların işidir. Bu nedenle köşe yazısının geleceği hâlâ parlak. Çünkü insan, yüzeyin ötesine geçmek, karmaşık düşünceleri sindirmek ve içselleştirmek istiyor. Yazı formu, bu ihtiyacın en sağlam cevabıdır.

U.Ç: Yazarlık kariyeriniz boyunca sizi en çok besleyen kaynaklar neler oldu? Edebiyat mı, gündem mi, sokak mı? Hangi alan sizi düşünmeye, yazmaya daha çok itiyor?

B.K: Yazarlığımı besleyen en güçlü kaynak, aldığım psikoloji eğitimi oldu. Otizmden istismara, evlilik ve ekonomik sorunlardan toplumsal travmalara kadar insanın iç dünyasını anlamak, beni düşünmeye ve yazmaya en çok iten şey. Öte yandan gazetecilik eğitimi, bilginin içine girmek, gerçeği aramak ve bunu etkili biçimde aktarmak konusunda bana eşsiz bir hazine sundu. Bu sayede yazılarım, sadece bir gözlem değil, güçlü ve sağlam bir bilgi birikiminin ürünü oluyor. Edebiyat ve sokak ise ilham perilerim; ama en çok insanın kırılganlığı ve sessiz çığlıkları kalemimi harekete geçiriyor.

U.Ç: Son olarak, ödüllü bir köşe yazarı olarak genç kalemlere ne önerirsiniz? Yazmak isteyen ama cesaret edemeyenlere nasıl bir başlangıç rehberi çizersiniz?

B.K: Yazmak, sadece kelimeleri bir araya getirmek değil; içimizdeki sesleri keşfetmek, anlamak ve dünyaya cesurca açmaktır. Genç kalemlere en büyük önerim, o iç sesi dinlemeleri ve ona güvenmeleri olur. Başlamak için mükemmel bir cümle ya da kusursuz bir stil beklemeyin. Yazmak, bir yolculuktur; ilk adım, o kalemi elinize almak ve korkmadan ilerlemektir. Korkularınızı değil, tutkularınızı büyütün. Benim yolculuğum da içimdeki sesi anlamakla başladı ve bu yolculukta ödüller, cesaretle yazanlara gelir. Cesur olun, yazın ve dünyaya dokunun.

Yılın Genç Kadın Yazarı Ödülü Buse Köseer ile Röportaj
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!