Bir ruhu “benim” sıfatıyla mühürlediğimiz an, onun üzerindeki serbest salınımı öldürür, onu kendi iç dünyamızın sabit bir dekoru haline getiririz. Bu, sevginin değil, varoluşsal bir açlığın tezahürüdür. İnsan, kendi boşluğunu bir başkasının mevcudiyetiyle doldurmaya çalıştıkça, o kutsal bağı bir mülkiyet ilişkisine, bir prangaya dönüştürür.
Sahiplenmenin prangası, görünmeyen bir zincirin ruhun etrafına yavaşça dolanmasıdır. İlk başta bir sıcaklık gibi hissedilir; korunmanın, ait olmanın yumuşak bir yanılsaması. Oysa her halka, fark edilmeden sıkılaşır ve insan, kendi içindeki özgürlük alanlarının daraldığını ancak nefesi kesilmeye başladığında anlar.
Bir şeyi “benim” diye adlandırmak, onun sınırlarını çizmek değildir yalnızca; aynı zamanda kendine bir sınır çizmektir. Nesneler, insanlar, anılar… Hepsi sahiplenildikçe ağırlaşır. İnsan, taşıdığı şeylerin ağırlığı altında eğildikçe, aslında kendi üzerine kapanan bir kapının eşiğinde durduğunu fark etmez.
Gökyüzüne ait olan bir kuşu kafese kapatıp ona “benim kuşum” dediğimizde, aslında sevdiğimiz şey o kuşun doğası değil, onun üzerindeki iktidarımızdır. Sahiplenme, bir varlığın özgün tınısını susturup onu kendi melodi dizimize hapsetmektir. Oysa hayat, her an kabuğunu kıran bir akıştır ve bu akışı avuçlarımızda dondurmaya çalışmak, elimizdeki güzelliğin cansız bir heykeline razı olmaktır.
Sahiplenmenin dili sessizdir ama keskindir. İçten içe fısıldar: “Kaybetme.” Bu fısıltı zamanla bir uğultuya dönüşür, zihnin duvarlarını doldurur. İnsan artık sevmekle korumak arasındaki farkı yitirir; sevdiğini sarmaladıkça boğar, sakladıkça soldurur.
Bir bakışın bile sahiplenildiği anlar vardır. Gözlerdeki ışık, birine aitmiş gibi düşünülür; oysa ışık, yalnızca geçici bir yansımadır. Tutulmak istenen her şey, doğası gereği akışkandır. Sahiplenmek, suyu avuçta tutmaya çalışmak gibidir; ne kadar sıkarsan, o kadar hızlı kayar.
Bu pranga en çok zamanla beslenir. Biriktirilen anılar, geçmişin vitrini gibi dizilir zihinde. İnsan, o vitrinin önünde durup kendine ait bir hayat sergilediğini sanır. Oysa vitrindeki her şey, dokunuldukça tozlanan, her hatırlayışta biraz daha değişen bir yanılsamadır.
Beden bile bu yükten nasibini alır. Omuzlar çöker, eller istemsizce sıkılır, kalp tanımlayamadığı bir endişeyle hızlanır. Sahiplenmek, yalnızca zihinsel bir bağ değil; fiziksel bir kuşatmadır. İnsan, kendi varlığını korumaya çalışırken, aslında kendini daraltır.
Ve en derin çelişki burada başlar. Sahiplenmek, kaybetme korkusunu doğurur, kaybetme korkusu ise daha sıkı sahiplenmeyi. Bu döngü, görünmez bir kafes örer. İnsan, özgürlüğünü korumak için sarıldığı şeylerin esiri haline gelir.
Zaman, sahiplenmenin en büyük düşmanıdır. Prangalar eskir, mülkiyet iddiaları hayatın dinamizmi karşısında birer birer çöker. İnsan bedeni bile kendine ait değilken, bir başkasının ruhuna tapu çıkarmaya çalışmak, denize kement atmak kadar beyhudedir. Sahip olduğumuzu sandığımız her an, aslında o şeyin bizden uzaklaştığı andır. Çünkü hayat, avuçlarını sıkanlara değil, onları açık tutanlara sırlarını fısıldar
Bazen bir an gelir, zincirin varlığı fark edilir. O an, sessiz ama sarsıcıdır. İnsan, ellerinin aslında boş olduğunu görür; sahip olduğunu sandığı her şeyin, sadece zihninde kurduğu bir düzen olduğunu. Bu fark ediş, hem bir yıkım hem de bir başlangıçtır.
Ve belki de çözülme tam burada başlar, sahiplenmenin yerini temas aldığında. Tutmak yerine dokunmak, hapsetmek yerine akmasına izin vermek… Pranga gevşer, halkalar birer birer düşer. İnsan, hiçbir şeye sahip olmadan da bağ kurabileceğini anladığında, ilk kez gerçekten özgürleşir.
Pazarlıksız sevin dediğimde anlamamışlardı.
“_Beni seveceksen bende severim” gibi abes bir bakış açısı insanımızda ki.
Örneğinizde olan gökteki kuşu kafese katmak gibi ve yine yazınızın ilk cümlesi zaten bütün manayı özetliyor. “Bir ruhu benim diye mühürlemek”
Prangalar olduğu sürece ne ruhta ne gönülde hürriyet olmayacaktır ve hürriyetin olmadığı yerde huzur olmaz.
Yürekten tebrik ediyorum…
Mustafa Çelebi ÇETİNKAYA