Otizmle karşılaşmamız hepimizin farklıdır. Benimki de henüz “spektrum” kelimesinin ne ifade ettiğini tam kavrayamamışken, karşımda kelimelerle değil bakışlarıyla konuşan, dünyayı benden çok farklı deneyimleyen çocuklarla bir arada olduğumdaydı. Sessizlerdi ama dünyaları gürültülüydü. Bu karşılaşma, insan olarak kendimi yeniden tanımladığım bir başlangıçtı.
Otizme çoğu zaman bir “bozukluk” gözüyle bakılıyor. Oysa bu yaklaşım, farklılıkları sorun olarak görme eğilimimizin bir yansıması. Psikoloji bize şunu öğretir: Davranışlar, içinde doğdukları bağlamla anlam kazanır. Toplumun çizdiği “normal” sınırlarının dışına çıkan her birey, fark etmeksizin dışlanma riskiyle karşı karşıya kalır. Ne zaman ki bir davranış grubu azınlıkta kalır, işte o zaman farklılık, tıbbi terimlerle etiketlenir. Fransız düşünür Michel Foucault’nun da dediği gibi, “Toplum “normal” olanı tanımlar ve sonra ona uymayanları dışarıda bırakır. “Bu durum, aklıma hep Mevlânâ’nın şu sözlerini getirir: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir.” Otizmli bireylerin dili çoğu zaman bizimkinden farklı olabilir; belki de sorun, onların iletişim kuramaması değil, bizim onları anlamaya yeterince istekli olmamamızdır.
Otizm, sadece nörolojik bir durum değil, aynı zamanda bir “ötekileştirme sürecidir.” Çünkü toplum, farklı olanı anlamaktan çok, hizaya sokmaya eğilimlidir. Bu eğilimin tarihsel bir geçmişi vardır. Antik Yunan’da Sparta şehir devletinde “uyumsuz” ya da “eksik” doğan bebeklerin yaşatılmaması bir politika olarak benimsenmişti. Bugün elbette çok farklı bir noktadayız; ama farklılığa tahammülsüzlük, biçim değiştirerek hâlâ aramızda yaşıyor.
Toplum olarak otizme yaklaşımımız çoğu zaman ya aşırı korumacı ya da tamamen dışlayıcı oluyor. Okul sistemleri, sınıf ortamları, sosyal hayat… Her yer “normale uygunluk” üzerinden düzenlenmiş durumda. Oysa dahil edici bir toplum, farklı ihtiyaçları olan bireylerin de kendilerini var edebileceği alanlar yaratmakla mümkün olur. Burada aklıma Osmanlı’da Şehzade Korkut gelir. Kimi tarihçilere göre, sessizliği, düşünceye dalması ve sosyal ilişkilere karşı mesafeli haliyle, bugünkü anlamda bir otizm spektrumunda olduğu düşünülebilecek bir portredir. O dönem kimse onu “düzeltmeye” çalışmadı; aksine onun farklılığına alan açıldı. Oysa eğitimci ve düşünür İbn Haldun, asırlar önce şöyle diyordu: “İnsanlar doğuştan farklıdır, her birinin mizacı ayrıdır. Eğitim buna göre düzenlenmelidir.” Bugün biz, bu bilge sözün ne kadar gerisindeyiz? Neden bu alanı daralttık?
Birçok otizmli bireyle ve aileleriyle bir araya geldim. Ama belki de en çok öğrendiklerim, kitaplarda değil; o ailelerin gözlerinde saklıydı. Bir annenin uykusuz geceleri, bir babanın çocuğunun geleceği için endişeyle sıktığı eller… Bu aileler sadece çocuklarının ihtiyaçlarıyla değil, toplumun anlayışsızlığıyla da mücadele ediyor.
Otizmli bireylerin çoğu, bizim sosyal kurallarımıza göre davranmıyor olabilir. Ama belki de onlar, bizden daha samimi ve doğaldır. Onlar bizden çok daha dürüst bir dünya algısına sahipler. Ne hissettiklerini saklamıyorlar, yapmacık sosyal kurallara uyma kaygısı taşımıyorlar, kendi ritimleri içinde yaşıyorlar. Otizmli bireyler çoğu zaman olaylara doğrudan, dolambaçsız bir şekilde tepki verirler. Onların duygusal dürüstlüğü, toplumsal maskelerle yaşayan bizler için rahatsız edici olabilir. Ama asıl sorgulanması gereken, kimin gerçekten “doğal” olduğudur.
Otizmle ilgili çok sayıda bilimsel çalışma var. Ancak tüm akademik bilgiye rağmen, gerçek anlayış, birebir ilişkide ortaya çıkar. Bir çocuğun gözlerine bakarak, bir yetişkinin kendi ritmiyle konuşmasını bekleyerek… Konfüçyüs’ün dediği gibi: “İnsanları yargılamadan önce onları anlamaya çalış.” Belki de yapmamız gereken tam olarak bu: Dinlemek, gözlemlemek ve sabırla yaklaşmak.
Farkındalık kampanyaları her yıl artıyor. Mavi ışıklar yakılıyor, sloganlar yazılıyor. Ancak kabul dediğimiz şey, sadece görünür desteklerle değil, gündelik hayatın içinde başlar. Bir parkta birlikte oynayabilmek, bir okulda birlikte öğrenebilmek, bir iş yerinde birlikte üretmek… Kabul, insan olmanın en derin hali değil mi zaten?
Otizm bir farklılık, ama bu farklılık kendi başına ne eksikliktir ne de üstünlük. Ama bu farklılık, toplumun aynasında bozuluyor ya da parlıyor. Aynayı nereye tuttuğumuz, neyi görmek istediğimizle doğrudan alakalı. Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormalıyız: “Toplum olarak biz ne kadar kapsayıcıyız?”
👪 Ailelere Öneriler: Otizmle Yaşamak
✅ Önce Kabul Edin:
Otizm bir eksiklik değil, farklı bir gelişim biçimidir. Önce siz kabul ederseniz, çevreniz de zamanla bunu içselleştirecektir.
✅ Bilgilenin, Sorgulayın:
Güvenilir kaynaklardan araştırma yapın. İnternetteki bilgi kirliliğine karşı dikkatli olun. Mümkünse uzman desteği alın.
✅ Sabırlı Olun:
Her çocuğun gelişimi farklıdır. Küçük adımları bile büyük başarılar olarak görün.
✅ Sosyal Destek Arayın:
Benzer deneyimleri yaşayan diğer ailelerle bir araya gelin. Destek grupları ve dernekler hem duygusal hem pratik anlamda fayda sağlar.
✅ Kendinize Zaman Ayırın:
Bakım veren kişilerin tükenmişlik yaşaması yaygındır. Kendi ihtiyaçlarınızı ihmal etmeyin, gerekirse psikolojik destek alın.
💬 Otizmli Çocuklarla İletişim İpuçları
🔸 Basit ve Net Konuşun:
Karmaşık cümlelerden kaçının. Kısa ve açık talimatlar verin.
🔸 Göz Temasına Zorlamayın:
Göz teması her çocuk için aynı anlama gelmez. Zorlamak yerine, temas kurduğu şekli kabul edin.
🔸 Rutinlerine Saygı Gösterin:
Otizmli bireyler çoğu zaman rutinlerle güvende hisseder. Ani değişiklikler yerine önceden hazırlık yapmak önemlidir.
🔸 Duyusal Hassasiyetlere Dikkat Edin:
Ses, ışık, dokunma gibi duyulara aşırı hassas olabilirler. Ortamı buna göre düzenleyin.
🔸 Davranışı Değil Niyeti Anlamaya Çalışın:
Bazen öfke ya da içe kapanma, altında yatan bir ihtiyacın ifadesidir. “Neden böyle yaptı?” yerine “Ne anlatmak istiyor?” sorusunu sorun.