Buse Köseer
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. SENİ Mİ SEVİYOR, YOKSA SENİNLE DOLDURDUĞU BOŞLUĞU MU?

SENİ Mİ SEVİYOR, YOKSA SENİNLE DOLDURDUĞU BOŞLUĞU MU?

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ona iyi geldiğin için mi seviliyorsun, yoksa sen olduğun için mi?

Kaybetmekten korkmak gerçek bir sevgi midir, yoksa tamamlanmaya çalışılan eksik yanlarının tekrar günüyüzüne çıkmasından korkmak mıdır?

Ve belki de en zoru… Sevildiğini sandığın şey gerçekten sevgi mi, yoksa birbirinin eksikliklerini taşıyan iki insanın kurduğu görünmez bir anlaşma mı?

Ama çok dikkatli olmalısınız, zira çözmek istediğiniz duyguların esiri olabilirsiniz…

Bir ilişkinin gerçek gücü, birlikte ne kadar mutlu göründüğünüz değil, birbirinizin hayatındaki yerinin ne olduğudur. Bazı insanlar sevdikleri kişinin yanında kendilerini tamamlanmış hisseder. Bazıları ise sadece onun yanında kendisi olabildiği için huzur bulur. Dışarıdan bakıldığında ikisi de sevgi gibi görünür. Aynı sözler söylenir, aynı gelecek hayalleri kurulur. Oysa derinlere inildiğinde insanı yanında tutan şeyin sevgi mi yoksa eksiklik mi olduğu bütün denklemi değiştirebilir. Maslow’a göre her sevgi aynı kökten beslenmez. Bazı sevgiler birbirinin yanında tamamlanmış hisseder. Bazıları ise eksiklik gidermeye çalışır. Görülme, onaylanma, terk edilmeme ihtiyacından doğar. Maslow bunu “Eksiklik Sevgisi” olarak tanımlar. Bir başka sevgi biçimi ise herhangi bir boşluğu kapatmaya çalışmaz. Tam tersine iki insanın birbirinin gelişimine alan açtığı, birbirini olduğu gibi görebildiği bir ilişki anlatır. Buna da “Varoluş Sevgisi” adını verir. İşte bu iki kavram birbirine benzeyen ilişkilerin neden bambaşka sonuçlar doğurduğunu anlamamız için güçlü bir anahtar sunar.

Maslow bu ayrımı yapan tek psikolog değildi. Ondan sonra gelen birçok araştırmacı da sevginin yalnızca bir duygu değil, insanın psikolojik gelişimiyle doğrudan ilişkili olduğunu savundu. Carl Rogers, insanın en temel ihtiyacının koşulsuz kabul görmek olduğunu söylerken; Erich Fromm, sevginin sahip olmak değil, emek vermek ve karşısındakinin gelişimini desteklemek olduğunu anlatıyordu. Viktor Frankl ise gerçek sevginin, karşımızdaki insanı olduğu kişiyle değil, potansiyelini de görebilmek olduğunu savunuyordu. Daha yakın dönemde Edward Deci ve Richard Ryan’ın Öz Belirleme Kuramı da, sağlıklı ilişkilerin ancak bireyin özerkliğini, yeterlilik duygusunu ve aidiyet ihtiyacını aynı anda beslediğinde güçlenebileceğini ortaya koydu. Farklı dönemlerde ortaya atılmış olsalar da bütün bu yaklaşımlar ortak bir noktada buluşuyordu: Gerçek sevgi, insanı kendinden uzaklaştırmaz; tam tersine, kendisine biraz daha yaklaştırır.

Maslow ise bu farkı iki kavramla açıklıyordu: Eksiklik Sevgisi (D-Love) ve Varoluş Sevgisi (B-Love). Birinde insan, eksik kalan yanlarını ilişkiyle tamamlamaya çalışır. Diğerinde ise ilişki, iki insanın birbirini tamamladığı değil, birbirinin gelişimine eşlik ettiği bir alana dönüşür. Peki bu iki sevgi biçimi gerçek hayatta nasıl görünür?

Bunu anlamanın en kolay yolu, ilişkinin zor anlarına bakmaktır. Çünkü sevginin gerçek yüzü, her şey yolundayken değil; kriz anlarında ortaya çıkar.

Partneriniz başarılı olduğunda gerçekten onunla gurur duyabiliyor musunuz? Yoksa içinizde tarif edemediğiniz bir huzursuzluk mu oluşuyor? Maslow’un “Eksiklik Sevgisi”nde, sevilen kişinin büyümesi bazen bilinçdışı bir tehdit olarak algılanabilir. Bu yüzden başarı kutlanmak yerine küçümsenir. 

“O kadar da önemli bir şey değil.”

“Abartılacak ne var ki?” 

“Şansın yaver gitmiş.”

“Ben olmasaydım bunu da başaramazdın.”

İlk bakışta bunlar sıradan cümleler gibi gelebilir. Oysa çoğu zaman bu sözler, karşı tarafın başarısından değil; onun artık size ihtiyaç duymayabileceği ihtimalinden korkan zihnin sesidir. Varoluş Sevgisi’nde ise bambaşka bir tablo vardır.

“Seninle gerçekten gurur duyuyorum.”

“Bunu hak ettin.”

“Sen büyüdükçe ben de mutlu oluyorum.”

Çünkü burada sevilen kişinin gelişimi, ilişkinin zayıflaması değil; birlikte büyümenin doğal bir parçasıdır.

Telefonunu kontrol etme isteği gerçekten sevgiden mi doğuyor, yoksa kaybetme korkusundan mı? Eksiklik Sevgisi çoğu zaman kontrol etmeyi güven sanabilir. Telefonu karıştırdıktan sonra gelen cümleler çoğu zaman birbirine benzer.

“İçim rahat etmeliydi.”

“Sana güveniyorum ama çevrendeki insanlara güvenmiyorum.”

“Bunu senden gizleyebilirdim ama dürüst olmayı seçtim.”

“Sevmesem bunlarla uğraşmazdım.”

“Ben sadece seni kaybetmek istemiyorum.”

İyi niyetle söylenmiş gibi duran bu cümlelerin ortak noktası sevgi değil, kaybetme ihtimalini kontrol ederek azaltma çabasıdır. Varoluş Sevgisi ise güveni denetleyerek değil, inşa ederek kurmaya çalışır. Merak edebilir, korkabilir, hatta incinebilir. Ama buna rağmen karşısındaki insanın sınırlarına ve özgürlüğüne saygı duymayı seçer.

Peki ya eleştiriler? Partnerinizi gerçekten gelişmesi için mi eleştiriyorsunuz, yoksa kendinizi daha güçlü hissedebilmek için mi?Eksiklik Sevgisi bazen sevgiyi eleştiriyle karıştırabilir.

“Ben senin iyiliğin için söylüyorum.”

“Biraz kendine çeki düzen versen bunları konuşmayacağız.”

“Sen çok alıngansın.”

“Şaka yaptım, hemen büyütüyorsun.”

“Ben seni böyle kabul edemem.”

Bu cümlelerin bazıları tanıdık gelebilir. Çünkü bazen insan, karşısındakini küçülterek kendi değersizlik hissini sessizce bastırmaya çalışır. Varoluş Sevgisi ise davranışı eleştirebilir ama kişiyi değersizleştirmez.

“Bu davranışın beni üzdü.”

“Birlikte çözebiliriz.”

“Seni değiştirmek istemiyorum; seni daha iyi anlamak istiyorum.”

Belki de en çarpıcı fark, ayrılıkta ortaya çıkar. Eksiklik Sevgisi çoğu zaman şunu söyler:

“Sensiz yaşayamam.”

“Beni nasıl bırakabildin?”

“Ben şimdi ne olacağım?”

“Bunca şeyden sonra bunu bana yapamazsın.”

Dikkat ederseniz bu cümlelerin merkezinde ilişki değil, kaybedilen benlik hissi vardır. Varoluş Sevgisi’nde de acı vardır. Belki çok daha derin bir acı… Ama o acı, karşı tarafı sahiplenmeye dönüşmez.

“Gitmeni istemiyorum.”

“Canım çok yanıyor.”

“Ama seni zorla yanımda tutmak da istemiyorum.”

“Umarım ikimiz için de doğru olanı bulabiliriz.”

Belki de Maslow’un yıllar önce anlatmaya çalıştığı şey tam olarak buydu. Sevginin değeri, kriz anında ne kadar sıkı tuttuğunuzla değil; sevdiğiniz insanın özgürlüğünü ne kadar koruyabildiğinizle de ölçülür.

İşin belki de en umut veren tarafı şu; insan sevme biçimine mahkûm değildir. Sevgi zaman içinde değişebilir, olgunlaşabilir, öğrenilebilir. Korkularla hareket eden sevgi, zamanla sahip olma isteğine dönüşebilir. Ama kendimizi tanıdıkça, duygusal olarak olgunlaştıkça karşımızdaki insanı değiştirmeden de sevebileceğimizi fark ederiz. Belki de gerçek sevgi iki eksik insanın birbirine tutunması değil, iki insanın birbirinin büyümesine tanıklık edebilmesidir. Ve belki de bütün bunlar insanın bir ömür boyunca tek bir sevme biçimine mahkûm olmadığı anlamına gelir. Sevme biçimimiz değişebilir, dönüşebilir. Belki de sevgi, karşımızdaki insanı kendimize benzetmek değil; onun kendisi olarak var olmasına eşlik edebilmek demektir.

Belki de bu yüzden ilişkilerde sormamız gereken soru, “Beni ne kadar seviyor?” değildir. Asıl soru şudur: Ben, sevdiğim insanın özgürce büyüyebildiği bir alan mıyım, yoksa korkularımı onun omuzlarına yükleyen biri mi? Çünkü sevgi bazen bir insanı yanında tutabilmek değildir. Bazen onu değiştirmeden sevebilmek, büyürken alkışlayabilmek, düştüğünde yanında durabilmek ve kendi yolunu seçtiğinde buna saygı gösterebilmektir. Gerçek sevgi, eksiklerimizi tamamlayacak birini aramak değil; iki insanın, birbirinin varlığını zenginleştirerek birlikte büyüyebilmesidir.

Şimdi ise yazının başındaki soruya yeniden dönmeliyiz… Seni gerçekten seviyor muydu, yoksa seninle doldurduğu boşluğu mu seviyordu? Belki de bu sorunun cevabı yalnızca karşındaki insanda değil, kendi sevme biçiminde de saklıdır.

SENİ Mİ SEVİYOR, YOKSA SENİNLE DOLDURDUĞU BOŞLUĞU MU?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!