“Bir kabile içerisindeki kararların tek bir elden çıktığı gibi tüm dünyadaki akademi müfredatları da ortak bir zihniyetin ürünü olabilir mi?”
Bu soru, aniden aklıma gelen duygusal bir hayıflanma değil açıkçası.
Geçenlerde bir akşam sonrası kahve içerken sosyolojide yüksek lisans yapan bir arkadaşımızın, akademi dünyasındaki eurocentric müfredat hegemonyasına dair serzenişine şahit oldum. Birden fazla ülkede üniversite eğitimi görmüş olmasına rağmen müfredatların Avrupalı düşünürlerin işgali altında olduğundan şikayetçiydi. Öyle ki bana derslerimizde -hukuk- Avrupa dışı öğretilerin işlenip işlenmediğini dahi sordu.
Gerçekten de arkadaşım bana müfredat hakkında sorduğunda bu hegemonyayı bir kez daha sorguladım. Dahası bu durum Türkiye’ye özel değil, tüm dünyanın karşı karşıya olduğu bir problemdi. Global anlamda hukuktan kasıt esasında Batı hukukuydu. Ülke anayasaları, liberal anayasacılık paradigmalarına uygun düştüğü ölçüde hukukiydi. Buna uymayanlar radikal, aşırıcı ve değiştirilmelilerdi. Evrensel hukuka adapte olmalılardı, hatta iktibas yoluna gitmelilerdi. Ulus devletin meşruiyet doktrini (self-determination) “milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” bile nedense bu konuda suskunlaşıyordu. Zira bütün yollar Roma’ya çıkıyordu. Bir medeni hukuk profesörünün doktrini, İsviçre veya Alman hukukuyla örtüştüğü miktarda “baskındı”. Bunları hatırlayınca emin oldum ki dünya kelimesinin bir “anlam daralması”na maruz kaldığı söylemek, bir abartı olmayacak.
Avrupa merkezli yaklaşımın (eurocentrism) buradaki rolü ise dünyayı Avrupa’nın büyütülmüş bir izdüşümü sanmaktır. Avrupa merkezcilik veya diğer bir adıyla Batı merkezcilik anlayışında, diğer dünya toplumlarını değerlendirmede Avrupa merkeze alınır. Batı dışı toplumların kültürel, tarihsel, uygarlık birikimleri Avrupa’da formülize edilmiş sosyal yasalar ile açıklanmaya çalışılır. Hal böyle olunca insanlar, “Kendi toplumlarımızın doğasını anlamak için neden daima Paris’te, Londra’da icat edilmiş bazı fizik yasalarına muhtacız?” tarzından sorgulamalarda bulunabiliyor. Çünkü insanlığın binlerce yıllık kümülatif birikimleri, tek bir kıtanın laboratuvarında üretilmiş sosyal yasalarla ölçeklendirmek, o devasa birikime haksızlıktır. Yapılması gereken Avrupa’yı, dünya haritasından silmek de değil. Yalnız Avrupa’yı dünyanın tamamı kabul etmekten vazgeçmektir.
Eurocentric bakış açısını herkesin anlayacağı şekilde ve biraz da abartarak şöyle özetleyebiliriz: Güneşli bir günde bir Eurocentrist ile Sarayburnu’nda yürüdüğünüzü ve güzel havanın tadını çıkarırken ayağınızın bir taşa takılıp sendelediğinizi hayal edin. Bu durumda, her meseleye Avrupa merkezli bakan arkadaşınız, IV. Haçlı saldırısında İstanbul’u yağmalayan Haçlıların bitki örtüsüne zarar vererek Sarayburnu’ndaki taşlı arazilerin artmasına sebep olduğu yönünde bir korelasyon kurmaya çalışırsa şaşırmayın.
İşin esprisi bir yana bugün akademi dünyası ne yazık ki benzer bir trajedi içerisindedir. Her kavram ve mekanizma muhakkak Avrupai bir temele dayandırılmaya çalışılmaktadır. Cemil Meriç, “Bugün bütün dünya Avrupalı değil mi?” diye sorarken pek de haksız değildi. Zira X’li olmak, X coğrafyasında doğmak demek değildir. Öyle olsaydı bugün kuşak çatışmalarından da bahsedemezdik. Aksine X’li olmak, X grubuna ait ortak inançları, düşünceleri ve duyguları paylaşmak demektir. Yani en kısa ifadeyle aynı şeye sevinip aynı şeye üzülmek demektir. Bu bağlamda Avrupalıların yere göğe sığdıramadığı ve modern sosyolojinin kurucularından biri olarak ezberlettiği Durkheim de bugün yaşasaydı bütün dünyanın Avrupa merkezli yeni bir kollektif bilinç ekseninde toplatıldığını söylemez miydi!
Keza Durkheim’in ağzından düşürmediği kollektif şuur (collective conscience), bir toplumu var eden asıl kavramdır. Bu kavram ise grup üyelerinin inanç, fikir, duygu ve hissiyat gibi davranışların birliği ile meydana gelir. Peki durum buysa Pasifik’in doğu sahillerinden Atlas’ın batı sahillerine kadar her öğrencinin zihnine aynı düşünürlerin, aynı kurumların zerk edilmesi masum bir müfredat benzerliğinden mi ibarettir?
Aynı şekilde bir gün “Kırk Ambar”ı incelerken ilk bölüm dikkatimi çekmişti. Ana başlık “DÜNYA EDEBİYATI” idi ve hemen altında ise şu alt başlık bütün mevzuyu özetliyordu: ”Hangi Dünya?” Son derece haklı bir soru. Zira az önce de değindiğim gibi “dünya” kelimesi, günümüzde tüm dünyayı kapsamıyor. Maalesef ki bugün dünya kelimesi, inorganik bir forma bürünmüş durumda. Dünya tarihi, dünya klasikleri, dünya mutfağı, dünya edebiyatı… Hepsinin merkezinde benzer temeller var: özelde Avrupa, biraz daha genelinde Batı uygarlığı. Ayıp olmasın diye de diğer uygarlıklardan birkaç parça rol…
Oysa organik dünyada herkese yer vardır. Dışarıda yaşadığımız dünya Tunus’taki bir Mağripliyi de kapsar, Helsinki’deki Fini de. Şanlıurfa’daki bir Kürt de aynı dünyadadır, Taşkent’teki Türk de, Hindistan’daki Malayali de, Cakarta’daki Endonezyalı da. Dolayısıyla dünya, Avrupa kıtası, merkeze alınamayacak kadar büyüktür. Lakin Edward Said’in de değindiği gibi Batı dışı medeniyetler, özellikle son iki yüz yıldır, kendilerini temsil etmekten mahrum bırakılmışlardır. Batılı teorisyenlerin anlatıları doğrultusunda nesneleştirilmişlerdir. Onlar tarafından temsil edilmişlerdir.
Dahası Edward Said göre Batı, ortaya koyduğu bilgiyi evrenselleştirmek yoluyla esasında kültürel bir iktidar kurmaktadır. Said, Orientalism (Şarkiyatçılık) adlı eserinde, güçlü bir ifşaya imza atar. Buna göre Batı, kendi ‘rasyonel’ ve ‘evrensel üst kimliğini inşa edebilmek için kendisinin dışında kalan dünyayı daima durağan, yerel ve dışarıdan müdahaleye yani medeni bir dokunuşa muhtaç olarak lanse eder ve bu şekilde onları bir ‘öteki’ olarak pozisyonlandırır.
Keza eurocentric anlayışın değişmesi ve yeni bir pusula ihtiyacı artık zorunluluktur. Çözüm Avrupa’yı tamamen yok saymak değildir. Zira Avrupa da “dünya”nın bir parçasıdır. Çözüm, Avrupa sınırlarının dışının da var olduğunu kabul etmek ve onları da muhatap almaktır. Zira “kollektif bilinç”ten bahsedip “asabiyye”ye kulakları tıkamak, makul değil. Dahası asabiyyeyi anlamadan kollektif bilinci de anlayamayız. Aynı şekilde “Ben yeni bir bilim buldum, adı da ‘Sosyal Fizik’tir (Physique Sociale).” diyen Comte’dan bahsedip de “Ben yeni bir ilim buldum, adı da ‘Ümran’dır.” diyen İbn Haldun’dan bahsetmemek, insanlığın bütününe ihanettir. Artık yalnızca coğrafi olarak değil, sosyal ve kültürel olarak da yeni bir dekolonizasyona gitmenin ihtiyacı hat safhadadır.