İnsan olmak kolaydır, insan kalabilmek zordur. Hele ki çıkarların karakterin önüne geçtiği, makamların insanları değiştirdiği, paranın dostlukları sınadığı ve menfaatin vicdanı susturduğu bir dünyada insan kalabilmek, başlı başına bir erdemdir.
Bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz değerlerden birini her geçen gün biraz daha kaybediyoruz: Saygıyı…
Birbirimizi dinlemeyi unuttuk. Farklı düşüncelere tahammül etmeyi, büyüklerimize hürmet etmeyi, küçüklerimize şefkat göstermeyi, karşımızdaki insanın gönlünü hesaba katmayı ihmal ettik. Herkes kendisini haklı, herkesi kendisine borçlu, kendi düşüncesini de tartışılmaz görmeye başladı. İnsanlar artık birbirlerini anlamak için değil, birbirlerine üstünlük kurmak için konuşuyor.
Oysa saygı, insanın sahip olduğu en kıymetli ahlaki değerlerden biridir. Saygının olmadığı yerde sevgi zayıflar, güven sarsılır, dostluklar yara alır, aile bağları çözülür ve toplumun ortak vicdanı zarar görür.Çünkü saygı, yalnızca bir davranış biçimi değildir. Saygı; insanın karakterini, terbiyesini, vicdanını ve hayata bakışını ortaya koyan bir aynadır.
İnsanın gerçek büyüklüğü, başkalarını ne kadar küçülttüğünde değil, kendisinden farklı olanlara ne kadar saygı gösterebildiğinde belli olur.
Bir insanın makamı olmayabilir, parası olmayabilir, çevresi geniş olmayabilir. Belki bir işçinin alın teriyle kazandığı üç kuruşla geçinmeye çalışıyordur. Belki emekli maaşıyla ay sonunu getirebilmek için hesap yapıyordur. Belki bir genç, geleceğini kurabilmek için mücadele ediyordur. Belki de yaşlı bir insan, yalnızca hâlinin hatırının sorulmasını bekliyordur.
Bütün bunlar, o insanların değerini azaltır mı?Elbette hayır!
İnsanın değeri cebindeki parayla ölçülmez. Giydiği elbiseyle, bindiği arabayla, oturduğu evle, taşıdığı unvanla belirlenmez. İnsan, her şeyden önce insan olduğu için değerlidir.
Ne yazık ki günümüzde insanları sahip olduklarına göre değerlendiren bir anlayış giderek yaygınlaşıyor. İmkânı olanın etrafında kalabalıklar oluşurken imkânı olmayanın sesi duyulmuyor. Makam sahibi olanın sözü dikkatle dinlenirken sıradan vatandaşın derdi çoğu zaman görmezden geliniyor.
Bir insanın makamı yükseldiğinde ona gösterilen ilgi artıyor; makamı sona erdiğinde ise telefonları susuyor, kapılar kapanıyor, selamlar eksiliyor.
Burada insanlığın gerçek sınavı başlıyor.Çünkü gerçek saygı, güçlüye gösterilen hürmet değildir. Gerçek saygı, güçsüzün hakkını gözetebilmek, kimsesizin yanında durabilmek, hiçbir çıkar beklemeden bir insanın gönlüne dokunabilmektir.
Bir insanı yalnızca işimize yaradığında hatırlıyorsak, buna dostluk denmez. Bir büyüğümüzün hatırını yalnızca makam sahibi olduğu sürece soruyorsak, buna vefa denmez. Bir insanın yüzüne gülüp arkasından onu küçümsüyorsak, buna nezaket denmez.Bunların adı, menfaatin insan ilişkilerinin önüne geçmesidir.
Hayatın en önemli imtihanlarından biri, insanın eline güç geçtiğinde nasıl davrandığıdır.
Bazı insanlar vardır; makam sahibi olmadan önce herkese selam verir, herkesi dinler, herkesin derdine ortak olmaya çalışır. Kapısını çalanı geri çevirmez, bir telefonla ulaşılabilen biri olmaktan rahatsızlık duymaz. İnsanların arasında bulunur, onların sofrasına oturur, sıkıntılarını dinler.
Ancak makam geldiğinde değişmeye başlar.Eskiden birlikte yürüdüğü insanları artık yanında görmek istemez. Dün omuz omuza mücadele ettiği kişileri bugün kendisine yük olarak görür. Daha önce hatırını sorduğu insanlara cevap vermemeye başlar. Telefonlara çıkmak zorlaşır, randevular uzar, mesafeler büyür.
Bir süre sonra makam odasının kapısı ağırlaşır, insanın gönlünün kapısı kapanır.Peki, ne değişmiştir?İnsanlar mı değişmiştir, yoksa kişinin kendisini görme biçimi mi?
Belki de makam insanı değiştirmemiştir; yalnızca insanın içinde sakladığı bazı özellikleri görünür hâle getirmiştir.Çünkü karakter, insanın rahat zamanlarında söyledikleriyle değil, eline imkân geçtiğinde yaptıklarıyla anlaşılır.
Makam, insanı değerli yapmaz; insan, bulunduğu makama değer katar.
Bir koltukta oturmak kişiyi büyük yapmaz. O koltukta otururken insanlara adaletle yaklaşmak, kendisini halktan üstün görmemek, eleştiriye açık olmak ve sorumluluğunu unutmamak insanı büyütür.
Unutulmamalıdır ki makamlar geçicidir. Bugün bir odanın kapısını açanlar, yarın aynı kapının önünde bekleyebilir. Bugün emir verenler, yarın başkasının kararını beklemek zorunda kalabilir.
Hayatın düzeni böyledir.Bu yüzden insan, bulunduğu yeri kendi kişiliğinin önüne koymamalıdır. Makamına güvenerek insanları küçümsememeli, sahip olduğu imkânları başkalarına üstünlük kurmak için kullanmamalıdır.
Çünkü gün gelir koltuk boşalır, unvan silinir, kalabalıklar dağılır. Geriye yalnızca insanın nasıl biri olduğu kalır.
Toplum olarak birbirimize karşı tahammülümüzü kaybettiğimiz alanların başında farklı düşünceler geliyor.
Bir insan bizim gibi düşünmüyorsa hemen karşı cepheye yerleştiriliyor. Bizim desteklediğimiz kişiyi desteklemiyorsa düşman ilan ediliyor. Bizim savunduğumuz düşünceyi eleştiriyorsa kötü niyetli olduğu varsayılıyor.
Oysa düşünce ayrılığı, insanlık ayrılığı değildir.Aynı siyasi görüşte olmayabiliriz. Aynı partiye gönül vermeyebiliriz. Aynı takımı tutmayabilir, aynı dünya görüşünü paylaşmayabiliriz. Hayata farklı pencerelerden bakabiliriz.
Bütün bunlar, birbirimize hakaret etmemizi veya birbirimizi değersiz görmemizi gerektirmez.Demokratik bir toplumun gücü, herkesin aynı düşünceye sahip olmasından değil, farklı düşüncelerin bir arada yaşayabilmesinden gelir.
Bir insanın fikrine katılmamak başka şeydir, onu insan olarak aşağılamak başka şeydir.Bir düşünceyi eleştirmek başka şeydir, o düşünceyi savunan kişinin onurunu hedef almak başka şeydir.Eleştiri, gelişmenin kapısını açar. Hakaret ise kapıları kapatır.Eleştiriye tahammül edemeyen, her itirazı düşmanlık sayan ve kendisine yöneltilen her soruyu saldırı olarak gören bir anlayış, zamanla kendi doğrularının içine hapsolur.
Oysa olgun insan, kendisine katılmayan kişiyi de dinleyebilir. Yanıldığını kabul edebilir. Bir başkasının doğru söylediğini gördüğünde bundan rahatsızlık duymaz.
Çünkü hakikat, kimin ağzından çıktığına göre değişmez.
Saygılı olmak, haksızlık karşısında susmak da değildir. Yanlışı söylemek, adalet istemek, hakkını aramak ve hesap sormak herkesin hakkıdır.
Ancak bunları yaparken insanlığımızı kaybetmemek zorundayız.
Bir insanın düşüncesine karşı çıkabilirsin ama onurunu hedef alarak haklı olamazsın.
Siyaset, insanın karakterinin ve ahlakının en fazla sınandığı alanlardan biridir.
Çünkü siyaset yalnızca makam, yetki ve temsil meselesi değildir. Aynı zamanda insanlarla kurulan ilişkinin, verilen sözlerin, taşınan sorumluluğun ve gösterilen vefanın da sınavıdır.
Siyasete giren herkes, halkın kendisine verdiği güvenin emanet olduğunu bilmelidir.
Bir insanın kapısını çalarken gösterilen samimiyet, makama gelindiğinde de devam etmelidir. Seçim zamanı vatandaşın elini sıkan, onun sofrasına oturan, derdini dinleyen siyasetçi; seçim bittikten sonra da aynı vatandaşın ulaşabildiği kişi olmalıdır.
Halkın arasında görünmek başka şeydir, halkın derdini gerçekten anlamak başka şeydir.Fotoğraf vermek başka şeydir, sorumluluk üstlenmek başka şeydir.
İnsanlara söz vermek başka şeydir, verdiği sözün arkasında durmak başka şeydir.Bir siyasi hareketin başarısı yalnızca kaç kişinin salona geldiğiyle, kaç kişinin fotoğraf verdiğiyle veya kaç kişinin makam sahibi olduğuyla ölçülemez. Asıl başarı, insanların gönlünde ne kadar yer edinildiğiyle, verilen sözlerin ne kadar tutulduğuyla ve insanlara ne kadar adil davranıldığıyla ölçülür.
Dün aynı dava için birlikte mücadele ettiği insanları bugün görmezden gelenler, geçmişin emeğini yok sayanlar, kendisine destek verenleri yalnızca ihtiyaç duyduğunda hatırlayanlar dönüp kendilerine şu soruyu sormalıdır:
Biz gerçekten bir dava mı taşıyoruz, yoksa yalnızca bir makamın çevresinde mi dolaşıyoruz?
Vefa, sadece geçmişte yaşanan güzel günleri anlatmak değildir. Vefa, o günlerde omuz omuza yürüdüğün insanları bugün de hatırlamaktır.
Saygı, yalnızca genel başkana, il başkanına, belediye başkanına veya makam sahibi birine gösterilmez. Saygı; yıllarını bir teşkilata vermiş, maddi ve manevi fedakârlık yapmış, hiçbir karşılık beklemeden mücadele etmiş insanlara da gösterilir.
Bir davanın yükünü taşıyanları, emek verenleri ve zor günlerde yanında duranları unutmak, yalnızca bir insanı kırmak değildir. Aynı zamanda o hareketin hafızasına da zarar vermektir.
Elbette hiç kimse sonsuza kadar aynı görevde kalmaz. İnsanlar değişebilir, düşünceler farklılaşabilir, yollar ayrılabilir. Ancak yollar ayrıldığında bile geçmişin hatırını korumak mümkündür.
Bir insanla aynı siyasi çizgide yürümeyebilirsin. Onun kararlarını eleştirebilirsin. Hatta siyasi tercihlerine karşı çıkabilirsin.
Fakat geçmişte verdiği emeği inkâr etmek, insanlık onurunu zedelemek veya sırf artık yanında olmadığı için onu düşmanlaştırmak, saygı ve vefa anlayışıyla bağdaşmaz.
Dava adamlığı, yalnızca birlikteyken sadakat göstermek değil, yollar ayrıldığında da insanlığını koruyabilmektir.
Siyasette en büyük kayıp bazen oy kaybı değildir. En büyük kayıp, insanların gönlündeki güvenin ve saygının kaybolmasıdır.
Çünkü sandık yeniden kurulur, seçim yeniden gelir; ancak kırılan gönülleri onarmak her zaman kolay olmaz.
Saygının en önemli sınavlarından biri de aile içinde verilir.İnsan bazen dışarıda herkese karşı son derece nazik olabilir. İş yerinde ölçülü konuşabilir, arkadaş çevresinde dikkatli davranabilir, toplum içinde saygın bir görüntü sergileyebilir.
Ama aynı insan, evinin kapısından içeri girdiğinde eşine kırıcı davranıyorsa, çocuklarını dinlemiyorsa, anne ve babasının gönlünü incitiyorsa burada ciddi bir sorun vardır.
Çünkü gerçek karakter, yalnızca yabancıların önünde sergilenen davranışlarla ölçülmez.İnsan, kendisine en yakın olanlara nasıl davrandığıyla da sınanır.
Eşler arasında saygı yoksa sevgi zamanla yıpranır. Sürekli küçümsenen, sözü kesilen, fikri değersiz görülen ve her tartışmada incitilen bir insanın gönlünde yaralar birikir.
Bir evin huzuru, yalnızca duvarlarının sağlamlığıyla değil, içinde yaşayan insanların birbirine gösterdiği anlayışla kurulur.Eşini herkesin içinde küçük düşürmek, çocukların önünde aşağılamak, her tartışmada eski hataları ortaya dökmek ve özür dilemeyi zayıflık saymak aile bağlarını zedeler.
Oysa bazen bir özür, günlerce süren bir kırgınlığı sona erdirebilir. Bazen içtenlikle söylenen bir teşekkür, insanın bütün yorgunluğunu hafifletebilir. Bazen de hiçbir şey söylemeden dinlemek, uzun bir konuşmadan çok daha kıymetli olabilir.
Saygı, yalnızca büyük sözlerle gösterilmez. Küçük davranışlarda kendisini belli eder.Eşinin yorgunluğunu fark etmekte, çocuğunun derdini küçümsememekte, yaşlanan anne ve babanın aynı soruyu tekrar tekrar sormasına sabır gösterebilmekte, aile bireylerinin farklı düşüncelerine anlayışla yaklaşmakta…
Bunların her biri insanlığın günlük hayattaki karşılığıdır. Anne ve babalar da çocuklarına saygı göstermelidir. Çocuk olmak, bir insanın duygularının önemsiz olduğu anlamına gelmez. Çocuğun sözünü dinlemek, yaşına uygun biçimde fikrini sormak ve onu aşağılamadan yanlışını anlatmak, sağlıklı bir aile ortamının temelidir.
Çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı da öğrenir.Evinde sürekli hakaret duyan bir çocuk, öfkenin normal olduğunu düşünebilir. İnsanların birbirini dinlediği, hataların konuşularak çözüldüğü ve herkesin onurunun korunduğu bir evde büyüyen çocuk ise saygının ne demek olduğunu yaşayarak öğrenir.
Bu yüzden saygı, gelecek nesillere bırakabileceğimiz en önemli miraslardan biridir.
Eskiden insanlar birbirlerine selam vermeyi, komşusunun hâlini hatırını sormayı, bir büyüğünün elini öpmeyi, bir küçüğün başını okşamayı önemserdi.
Elbette geçmişte her şey kusursuz değildi. Ancak toplumsal hayatın içinde selamın, hatırın, komşuluğun ve karşılıklı sorumluluğun önemli bir yeri vardı.
Bugün aynı apartmanda oturan insanlar birbirlerini tanımadan yıllarca yaşayabiliyor. Yan dairede bir insanın ne sıkıntısı olduğunu bilmeden kapılarını kapatabiliyor. Bir komşunun yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak yerine kendi dünyamızın içine çekilebiliyoruz.
Teknoloji insanları birbirine bağladı ama bazen gönüller arasındaki mesafeyi de büyüttü.
Telefonlarımızda yüzlerce kişiyle iletişim kurabiliyoruz fakat yanı başımızdaki insanın yalnızlığını fark etmeyebiliyoruz. Sosyal medyada uzun mesajlar yazabiliyoruz ama evdeki bir büyüğümüze birkaç dakika ayırmakta zorlanabiliyoruz.
Oysa insanın ihtiyacı her zaman büyük yardımlar değildir. Bazen bir selam, bazen bir hâl hatır, bazen içten bir gülümseme, bazen de ihtiyaç duyduğu anda yanında birini bulmak yeterlidir.
Yaşlı insanlarımızın anlattığı hikâyeler bize uzun gelebilir. Aynı anılarını tekrar tekrar anlatabilirler. Bazen unutkanlık yaşayabilir, bazen eskisi kadar hızlı hareket edemeyebilirler.
Fakat unutmamalıyız ki bugün yavaş yürüyen o insanların bir zamanlar bizim için koştuğu günler vardır.
Bizi büyüten, yetiştiren, hayatın zorluklarına karşı mücadele eden insanlara karşı sabırlı olmak bir lütuf değil, insanlığın gereğidir.
Bununla birlikte saygı yalnızca yaşça büyük olanlara gösterilmez. Gençlerin düşüncelerini dinlemek, çocukların duygularını önemsemek ve herkesin kişisel sınırlarına dikkat etmek de saygının parçasıdır.
Hürmet ile korku aynı şey değildir. Bir insanı korkutarak susturabilirsiniz ama ona gerçek anlamda saygı duyulmasını sağlayamazsınız.Gerçek saygı, insanın kendisini güvende hissettiği yerde gelişir.
Bugün saygı meselesini en açık biçimde gördüğümüz alanlardan biri de sosyal medyadır. İnsanlar bir ekranın arkasına geçtiklerinde bazen gerçek hayatta söylemeyecekleri sözleri hiç düşünmeden yazabiliyor. Bir fotoğrafın altına hakaretler sıralanıyor, bir görüşün altına aşağılayıcı ifadeler bırakılıyor, insanlar birbirlerinin kişiliğini hedef alan yorumlarla karşı karşıya kalıyor.
Sanki ekranın arkasında olmak, sorumluluktan kurtulmak anlamına geliyormuş gibi davranılıyor.Oysa klavyenin başında yazılan sözün de bir muhatabı vardır. Bir insanın gönlünü kıran söz, internet üzerinden yazıldığında daha az incitici olmaz.
Eleştiri elbette olacaktır. Kamuoyunda yer alan kişiler, siyasetçiler, yöneticiler ve yazarlar eleştirilebilir. Yanlış bilgi düzeltilebilir, iddialar sorgulanabilir, kararlar tartışılabilir.Ancak eleştiri yapmakla hakaret etmek arasında önemli bir fark vardır.
Bir fikri çürütemediğimizde kişiye saldırmaya başlıyorsak, tartışmayı fikir alanından çıkarıp kişisel düşmanlığa dönüştürmüşüz demektir.
Bir insanın düşüncesini beğenmeyebiliriz. Yazısını yanlış bulabiliriz. Paylaşımına katılmayabiliriz. Fakat bütün bunlar, o insanın onurunu hedef almamızı haklı çıkarmaz.
Sosyal medyada güçlü görünmek uğruna başkalarını küçük düşürmek, takipçi kazanmak için insanları aşağılamak ve gündemde kalmak adına kırıcı sözler söylemek, uzun vadede saygınlık kazandırmaz.Çünkü takipçi sayısı ile insanın değeri aynı şey değildir.
Çok konuşulmak, her zaman doğru konuşmak anlamına gelmez. Çok beğeni almak, ahlaklı davranmak anlamına gelmez. Bir tartışmayı kazanmak uğruna insanlığımızı kaybetmek de başarı sayılamaz.
Bazen en büyük olgunluk, cevap verebilecek durumda olduğun hâlde kırıcı olmamayı seçmektir.Bazen en güçlü duruş, hakaretle karşılaştığında aynı dili kullanmamaktır.
Ve bazen en anlamlı cevap, insanın kendi seviyesini korumasıdır.
İnsan ilişkilerinin en büyük sınavlarından biri, çıkarların ortadan kalktığı zamandır.İşimiz düştüğünde aradığımız, desteğe ihtiyacımız olduğunda kapısını çaldığımız, bize yardımcı olduğunda övgüler yağdırdığımız bir insanı, artık ihtiyacımız kalmadığında unutuyorsak burada saygıdan söz edemeyiz.
Gerçek dostluk, yalnızca iyi günlerde yan yana durmak değildir. Zor günlerde de insanın hatırını gözetmek, elinden bir şey gelmese bile hâlini sormak, başarısız olduğunda onu küçümsememek ve düştüğünde elinden tutmaya çalışmaktır.
İnsanların hayatı her zaman aynı çizgide ilerlemez.Bugün maddi imkânları iyi olan bir insan yarın sıkıntıya düşebilir. Bugün herkesin danıştığı biri yarın desteğe ihtiyaç duyabilir. Bugün güçlü görünen biri, yarın zor bir dönemden geçebilir.
Hayatın bize ne getireceğini bilemeyiz.Bu yüzden kimseyi bugünkü şartlarına bakarak küçümsememeliyiz.
Bir insanın işsiz kalması onun karakterini değersizleştirmez. Bir insanın yoksullaşması, geçmişte yaptığı iyilikleri ortadan kaldırmaz. Bir insanın makamını kaybetmesi, ona gösterilmesi gereken temel saygıyı ortadan kaldırmaz.
Menfaat bittiğinde selamı kesmek, insanın gerçek değerini değil, kendi ilişki anlayışını ortaya koyar.
İnsanlara yalnızca bize sağlayabilecekleri fayda üzerinden yaklaşırsak, bir gün bizden de yalnızca sağlayabileceğimiz fayda kadar değer beklenmesine şaşırmamalıyız.
Çünkü ilişkiler karşılıklı güven üzerine kurulur.İnsanın kıymeti, sana ne kazandırdığıyla değil, insan olarak kim olduğuyla ölçülmelidir.
Saygıdan söz ederken önemli bir ayrımı da yapmak gerekir. Saygılı olmak, her söyleneni kabul etmek değildir. Büyüklerimiz yanlış yaptığında susmak, yöneticilerimiz hata yaptığında görmezden gelmek, güçlü insanlar karşısında haklarımızdan vazgeçmek de saygı değildir.
Gerçek saygı, gerektiğinde doğruyu söyleyebilme cesaretini de içerir.
Bir haksızlık karşısında sessiz kalmak, bazen haksızlığın devam etmesine neden olabilir. Bir insanın yaptığı yanlışı sırf makamı var diye eleştirmemek, adalet duygusuna zarar verebilir.
Ancak yanlışı dile getirirken kişisel hakaretlere başvurmak da doğru değildir.
İnsan, bir yöneticinin kararını eleştirebilir. Bir siyasi partinin uygulamalarına karşı çıkabilir. Bir kurumun eksikliklerini gündeme getirebilir. Bir yakınının davranışının yanlış olduğunu söyleyebilir.
Bunların hepsi mümkündür. Önemli olan, eleştirinin gerekçeli, dürüst ve ölçülü olmasıdır.
Haksızlığa karşı çıkarken haksızlık yapmamak, adalet ararken adaletten uzaklaşmamak gerekir.
Saygı, karşı tarafın her davranışını onaylamak değil, anlaşmazlık yaşarken bile insanlığın temel sınırlarını korumaktır.İşte olgunluk tam da burada ortaya çıkar.
İnsan hata yapabilir. Yanlış konuşabilir, istemeden birini kırabilir, öfkesine yenik düşebilir veya bir olayın gerçek yüzünü bilmeden hüküm verebilir. Bunların hepsi insan hayatında yaşanabilecek durumlardır.
Ancak önemli olan, hata yaptıktan sonra nasıl davrandığımızdır.Bazı insanlar özür dilemeyi kendilerine yediremez. Hatalarını kabul etmek yerine bahaneler üretir, karşı tarafı suçlar, konuyu değiştirir veya kırdığı insanın hassasiyetini küçümser.
Oysa özür dilemek insanı küçültmez.Aksine, kişinin kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenebildiğini gösterir.
Bir insanı kırdığımızda, “Ben öyle demek istemedim” demek bazen yeterli olmayabilir. Çünkü niyetimiz farklı olsa bile sözümüz karşı tarafta bir yara açmış olabilir.
Bu nedenle bazen savunma yapmak yerine dinlemek, haklı çıkmaya çalışmak yerine anlamak gerekir.
Samimi bir özür, yalnızca kelimelerden oluşmaz. Davranışın değişmesiyle anlam kazanır.
Sürekli aynı hatayı yapıp her defasında özür dilemek, bir süre sonra özrün değerini de azaltır.
Saygı, insanın hatasını kabul etmesiyle başlar; aynı hatayı tekrarlamamak için çaba göstermesiyle güçlenir. Kırdığımız gönülleri onarmak istiyorsak önce onları kırdığımızı kabul etmeliyiz.
Bir insanın konuşma biçimi, onun iç dünyası hakkında çok şey anlatır.Sürekli bağıran, karşısındakini dinlemeyen, her tartışmayı kavgaya dönüştüren ve başkalarının sözünü kesmeyi alışkanlık hâline getiren kişi, zamanla çevresindeki insanlarla sağlıklı iletişim kurmakta zorlanır.
Oysa nezaket, insanın kendisini ifade etmesine engel değildir. Sakin konuşmak güçsüzlük değildir. Kibar olmak taviz vermek değildir. Karşımızdaki insanın sözünü dinlemek, onun bütün söylediklerini kabul ettiğimiz anlamına gelmez.
Tam tersine, kendisine güvenen insanın her tartışmada sesini yükseltmeye ihtiyacı yoktur.Bir düşünceyi anlatmak için hakarete başvurmak zorunda değildir. Bir yanlışı göstermek için insanı aşağılamak zorunda değildir.
Kelimelerimizi seçmek, karşımızdaki insanın duygularını hesaba katmak ve öfkemizi yönetmek, kişisel olgunluğun göstergeleridir.
Unutmamalıyız ki bazı sözler söylendiği anda unutulabilir ama bazıları insanın gönlünde yıllarca kalır.
Bir anlık öfkeyle söylenen ağır bir söz, uzun yılların dostluğunu zedeleyebilir. Bir insanın en hassas noktasını hedef alan cümle, onun hafızasında derin bir iz bırakabilir.
Bu yüzden konuşmadan önce düşünmek gerekir.Söyleyeceğimiz söz doğru olabilir; ancak onu hangi dille söylediğimiz de önemlidir.
Çünkü hakikati dile getirmek kadar, insan onurunu koruyarak dile getirmek de değerlidir.
Bir toplumun huzuru yalnızca ekonomik imkânlarla, yollarla, binalarla veya teknolojik gelişmelerle ölçülemez.
Bunlar elbette önemlidir. Ancak insanların birbirine güvenmediği, komşusunun derdine kayıtsız kaldığı, farklı düşüncelerin düşmanlık sebebi sayıldığı bir toplumda huzur eksik kalır.
Toplumsal hayatın güçlü olabilmesi için insanlar arasında güven duygusunun gelişmesi gerekir.
İşveren çalışanına saygı göstermelidir. Çalışan da işini dürüstlükle yapmalıdır. Öğretmen öğrencisinin kişiliğini incitmeden yol göstermelidir. Öğrenci de öğretmeninin emeğine değer vermelidir.
Kamu görevlisi vatandaşa eşit davranmalıdır. Vatandaş da başkalarının haklarına ve kamu düzenine saygı göstermelidir.
Yönetici, yetkisini insanları küçümsemek için kullanmamalıdır. Eleştiren kişi de eleştirisini hakaretle değil, gerekçelerle ortaya koymalıdır.
Aynı şekilde insanlar, kendilerinden farklı hayatlar yaşayan kişilere karşı da anlayışlı olmalıdır.
Herkesin hayat şartları, imkânları, geçmişi ve mücadeleleri farklıdır. Bir insanın yaşadığı sıkıntıyı tam olarak bilmiyorsak onun hakkında kolayca hüküm vermemeliyiz.
Belki de bir tebessümün arkasında büyük bir acı, bir sessizliğin ardında derin bir yorgunluk, bir başarısızlığın arkasında uzun bir mücadele vardır.
İnsanları anlamaya çalışmak, toplumun ortak vicdanını güçlendirir.
Saygı kültürü geliştiğinde tartışmalar daha sağlıklı yürütülür, sorunlar daha kolay çözülür ve insanlar kendilerini daha güvende hisseder.Bu nedenle saygı, yalnızca bireysel bir erdem değil, toplumsal huzurun da temelidir.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru budur.Hepimiz saygı görmek istiyoruz. Sözümüzün dinlenmesini, emeğimizin takdir edilmesini, düşüncelerimizin önemsenmesini ve hatalarımızın anlayışla karşılanmasını bekliyoruz.
Peki, biz başkalarına aynı anlayışı gösterebiliyor muyuz?Bizi dinlemeyen insanlardan şikâyet ediyoruz ama bazen başkalarının sözünü kesen biz oluyoruz.
Bize değer verilmediğini söylüyoruz ama bazen başkasının emeğini görmezden gelen yine biz olabiliyoruz.
Haksızlığa uğradığımızda adalet istiyoruz ama kendi çıkarımıza dokunduğunda adaleti ikinci plana atabiliyoruz.
İnsan, kendisini değerlendirmekten kaçındığında başkalarının hatalarını büyütmeye daha yatkın hâle gelir.
Oysa değişim, başkalarını suçlamakla değil, insanın önce kendisine dönüp bakmasıyla başlar.
Bugün bir insanı kırmış olabilir miyim? Birinin emeğini görmezden gelmiş olabilir miyim? Bir makamın, paranın veya kişisel çıkarın etkisiyle bir insana farklı davranmış olabilir miyim?
Bu soruları kendimize sorabiliyorsak, saygı kültürünü geliştirmek için önemli bir adım atmışız demektir.Çünkü insanın kendisini sorgulaması, olgunluğun kapısını açar.
Hayat sonsuz değildir.
Bugün peşinden koştuğumuz makamlar, biriktirmek için mücadele ettiğimiz servetler, uğruna tartıştığımız meseleler bir gün geride kalacaktır.
Bir zamanlar çok önemli gördüğümüz bazı şeylerin aslında ne kadar geçici olduğunu yıllar sonra daha iyi anlayacağız.
İnsan yaş aldıkça, hayatın yalnızca kazanmak ve sahip olmak üzerine kurulmadığını fark eder. Geriye dönüp baktığında kaç kişiyi geride bıraktığından çok, kaç insanın gönlüne dokunduğunu düşünür.
Kimileri vardır; çok zengin yaşamıştır ama arkasından güzel bir söz söyleyen pek çıkmaz.
Kimileri vardır; büyük makamlarda bulunmuştur ama görevinden ayrıldıktan sonra hatırlanmaz.
Kimileri de vardır; sıradan bir hayat sürmüştür fakat yıllar geçse bile insanlar onu iyilikle anar.
Neden?
Çünkü bazı insanlar hayatımıza makamlarıyla değil, davranışlarıyla dokunur. Bize gösterdikleri saygı, verdikleri güven ve zor günümüzde yanımızda durmaları hafızamızda yer eder.
Bir insanın arkasından söylenecek en kıymetli söz, ne kadar zengin olduğu veya hangi makamda bulunduğu değildir.
“İyi insandı, kimseyi küçümsemezdi, insanlara değer verirdi, elinden geldiğince kimseyi kırmamaya çalışırdı” denilebilmesidir.
Bundan daha büyük bir miras var mıdır?
İnsan, geride bıraktığı evleri ve mallarıyla değil, gönüllerde bıraktığı izlerle de hatırlanır.
Bugün kendimize yeni bir başlangıç yapmanın zamanıdır. Daha dikkatli konuşmanın, birbirimizi dinlemenin, farklı düşüncelere tahammül etmenin, büyüklerimize hürmet, küçüklerimize şefkat göstermenin zamanıdır.
Bize yapılan bir yanlışı düzeltmeye çalışırken yeni bir yanlış yapmamayı öğrenmeliyiz. Haklı olduğumuz zamanlarda bile ölçümüzü kaybetmemeliyiz. Güçlü olduğumuzda adaletten, zor durumda kaldığımızda insanlıktan uzaklaşmamalıyız.
Bir insanın elinden tutmak için onun bize yakın olması gerekmez. Bir insanın derdini dinlemek için aynı görüşü paylaşmamız gerekmez. Bir insana saygı göstermek için ondan bir çıkar beklememiz gerekmez.
Saygı, insanın kendi değerlerinden kaynaklanmalıdır. Çünkü gerçek ahlak, başkalarının bize nasıl davrandığına göre değil, bizim nasıl bir insan olmayı seçtiğimize göre şekillenir.
Bize saygı gösterene saygı göstermek elbette önemlidir. Ancak asıl olgunluk, anlaşmazlık yaşadığımızda da ölçüyü koruyabilmektir.
Bize iyilik yapana teşekkür etmek güzeldir. Ancak asıl erdem, karşılık beklemeden iyilik yapabilmektir.
Makam sahibine hürmet etmek doğaldır. Ancak asıl insanlık, hiçbir makamı olmayan insanın da onurunu koruyabilmektir.
Unutmayalım: Bugün başkalarına nasıl davrandığımız, yarın nasıl hatırlanacağımızı belirleyen en önemli unsurlardan biridir.
Kimseyi küçümsemeyelim. Kimsenin emeğini yok saymayalım. İnsanları yalnızca işimize yaradıkları sürece hatırlamayalım. Farklı düşünceleri düşmanlık sebebi saymayalım. Bir anlık öfkeyle yılların hatırını yıkmayalım.
Ve en önemlisi, insanlığımızı hiçbir makamın, hiçbir menfaatin ve hiçbir kişisel hesabın gerisine düşürmeyelim.
Çünkü hayatın sonunda herkes kendi yolculuğunu tamamlayacak. Kimi daha erken, kimi daha geç bu dünyadan ayrılacak.
Geride kalanlar ise bizim nasıl yaşadığımızı, insanlara nasıl davrandığımızı, kimlerin gönlünü kazandığımızı ve hangi değerleri savunduğumuzu hatırlayacak.
Makamın olabilir ama kibirli olma. Paran olabilir ama insanları küçümseme. Gücün olabilir ama adaletten ayrılma. Haklı olabilirsin ama hakaret etme.
Çünkü insanı büyüten, başkalarının önünde yükselmesi değil, yükselirken kimseyi ezmemesidir.
İnsanı değerli kılan, herkesin kendisine boyun eğmesi değil, kimsenin onun yanında kendisini değersiz hissetmemesidir.
İnsanı unutulmaz yapan, ne kadar konuştuğu değil, kaç gönülde güzel bir iz bıraktığıdır.
Saygı, gönüllerin kapısını açan anahtardır. Vefa, insanlığın hafızasıdır. Vicdan, karakterin sesidir. Makamlar geçer, servet tükenir, kalabalıklar dağılır; fakat insanın yaptığı iyilikler ve kırdığı gönüller bir şekilde geride kalır.
Öyle bir insan ol ki arkanızdan makamın değil, ahlakın konuşulsun. Paran değil, iyiliğin hatırlansın. Gücün değil, adaletin örnek gösterilsin.
Kimseyi küçük görme; çünkü insanın değeri sahip olduklarıyla ölçülmez.Kimseyi menfaatin için kullanma; çünkü dostluk çıkarla değil, samimiyetle yaşar.
Kimseyi düşüncesinden dolayı düşmanlaştırma; çünkü farklılıklar insanlığımızı eksiltmez.Kimseyi kırmayı marifet sanma; çünkü bir gönlü yıkmak kolay, yeniden kazanmak zordur.
Unutma: Saygı göster ki saygı göresin. Vefa göster ki vefayla anılasın. İyilik yap ki ardında güzel izler bırakasın. Ve insan kal ki adın unutulsa bile insanlığın unutulmasın.
Sağlıcakla kalın.