Gamze YILDIZ
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Niçe’yle Kahve İçmek…

Niçe’yle Kahve İçmek…

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Hadi biraz Friedrich Nietzsche ile aynı masaya oturmuşuz gibi düşünelim.

Tüm dünyada yankı uyandıran o meşhur sözüyle başlayalım:

“Tanrı öldü.”

Bugün hâlâ birçok insan bu sözü yalnızca dine karşı söylenmiş öfkeli bir cümle sanıyor. Oysa Nietzsche için mesele inançtan çok daha büyüktü. Onun anlattığı şey, insanlığın anlam merkezini kaybetmesiydi. İnsan artık neye inanacağını, ne için yaşayacağını, ne uğruna acı çekeceğini bilmiyordu. Ve en kötüsü, bunu fark etmeyecek kadar meşguldü.

Bir meydan okuma gibi gelmiyor artık kulağa. Yavaş yavaş fark ediyoruz; aslında ölen şeyin Tanrı’dan çok, insanın anlamı olduğunu…

Bir takım inançlarımız var, rutinlerimiz var ama neden inandığımızı, neden yaptığımızı bilmiyoruz. Biraz zamanı doldurmak, biraz inanmak için yapıyoruz sanki. İçimizdeki boşluğa bakmaya korkuyoruz. Çünkü görmezden gelmek rahatlatıyor bizi. Görürsek sorgularız; görmek bazen rahatsız eder. Bilmek de öyle.

Kalabalıkların içinde kayboluyoruz; kendi sesimizi kendi gürültümüzde duyamıyoruz. Başkalarının gürültüsüne bırakıyoruz kendimizi.

Ve en kötüsü; buna alışıyoruz.

Normal geliyor bu anlamsızlık. Varoluşun derinliğine sızıyor. İnsan kendini bulmaya çırpınıyor ama çoğu zaman kendi içinden çıkamıyor.

Belki de bu yüzden “Amor fati” diyor Niçe.

“Kaderini sev.”

Başına gelen her şeyi öyle sahiplen ki; acını bile inkâr etme. Bütünleş, varlığınla kucakla… diyerek öğüt verirken, biz de onun çelişkilerinden habersiz değiliz aslında. Çünkü o çelişkinin içinde bastırılmış bir merhamet olduğunu da seziyoruz. Torino sokaklarındaki o görüntü canlanıyor gözlerimizin önünde.

Merhamete karşı sert sözler söyleyen bir adamın, kırbaçlanan bir ata sarılıp ağlaması ya da uğruna acılar çektiği, uykularının bölündüğü kadına, Salomé’ye sarf ettiği acımasızca sözler ne büyük çelişki… diye düşünüyoruz onu dinlerken.

Ya da belki de en büyük gerçeklik bu. Net bir cevap veremiyoruz.Çünkü insan, en çok kaçtığı yarasının içinde saklıyor kendini. Bazen düşünceleriyle değil, kırıldığı yerle tanıyor kendini.

Übermensch’i sonraya bırakalım. Önce kaderimizi, kederlerimizi sevelim.

Sonra kendimize bakalım.

Kahvemiz daha soğumadan dürüst olalım biraz.

Savunduğumuz değerler gerçekten bizim mi? Yoksa bize öğretilen korkuların bir yansıması mı?

Bugün bütün dinî ve kültürel değerler, toplumsal kurallar yıkılsa, yasak diye bir şey kalmasa, herkes kendi ahlakıyla, vicdanıyla baş başa kalsa kaçımız değerlerine sadık kalmaya devam eder? Yargılanmadığını, yargılanmayacağını bilmek kaçımızın maskesini indirecek?

Merhamet diyoruz mesela… Ama kaç insanı sessizliğimizle kırdık?

Kaç kez doğrudan kötülük yapmadığımız için kendimizi iyi sandık? Ya da kötülüğün boyutu gücümüzü mü aştı?

Çünkü insan, güç yettirebildiği kadardır.

İşte Niçe tam burada yüzümüze bakar, rahatsız edici bir sessizlikle.

Ve biz o an şunu fark ederiz: Niçe bize ayna değildir.

Çünkü insan kendine bakarken bile kendini tam olarak göremez; gördüğünü de saklar. Bazen kendimizde olanı bile kendimizden gizleriz.

Sonra “efendi ahlakı”ndan bahsederdi. Kendi değerlerini yaratabilen insanlardan…

Bir de korkularını erdem diye taşıyanlardan. Sohbet uzar giderdi; Niçe’nin anlatacağı çok şey var. Ama bizim durup dinlemeye, anlamaya pek de vaktimiz yok gibi.

Ve tüm bunlar, insanı bir yerde istemeden kendine döndürüyor.

Biz gerçekten vicdanlı mıyız? Yoksa sadece korkularını kalkan yapmış insanlar mı?

Niçe ayağa kalkar. Salomé için bir sigara yakar. At için biraz daha ağlar belki

Biz umarsızca kahvemize bakarız.

Soğudu mu?

 

Niçe’yle Kahve İçmek…
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!