Bazen öyle anlar olur ki, etrafında kalabalıklar vardır ama sen kendini en yalnız hissettiğin yerdesindir. O kalabalığın içinde bile, içindeki o boşluğu kimse göremez, o suskunluğu kimse duyamaz. Çünkü yalnızlık sadece etrafında kimsenin olmaması değildir; o, insanın ruhunun en derinlerine saklanmış, bazen kendi kulağına bile ulaşmayan bir sessizliktir. Kırılmak da böyledir. Birdenbire olmaz; yavaş yavaş, usulca, fark etmeden parçalanırsın. O kırıklar dışarıdan görünmez. Çoğu zaman sen bile ne kadar incindiğini anlamazsın. Ama kalbin sessizce çatlar, içten içe kanar.
Ben de yıllar boyunca hislerimi içimde sakladığımı fark ettim. Sevinçlerim de, kırgınlıklarım da hep içimdeydi. Kimseye göstermedim, kendimle yaşadım. Ama ne zaman yazmaya başladım, kelimeler kalbime dokundu. İçimdeki duygular yeniden canlandı. Anladım ki, beklentilerimi sadece kendime çevirdiğimde, gerçek huzuru buldum. Kendimde bulduğum o güvenle, attığım her adımın, aldığım her kararın sorumluluğunu omuzladım. Başarılar da benim, eksikler de. Bu sahipleniş beni özgürleştirdi.
Ne zaman kendime yetmeyi öğrendim, canım yanmaz oldu. Kimsenin giremediği bir alan kurdum içimde. Orası benim sığınağım, kimsenin dokunamadığı, en gerçek benliğimle buluştuğum yer. Yazmak da tam orada başlıyor zaten; insanın kendisiyle sessiz bir konuşması gibi. Kendini dinlemek, anlamak… Belki de en derin yalnızlıklarımızda, kırılmalarımızda kelimelerle iyileşiriz. Kendimizi orada bulur, yeniden kurarız. Yalnızlık her zaman kötü değildir; bazen en gerçek huzur, kendi içindeki sessizliğe sığınabilmektir. Kendinle barışmak, kendi dünyanı sevebilmek… İşte o zaman yalnızlık, en yakın dost olur.
Belki de hep kendimleydim. Yalnız ama dolu. Duygusuz gibi ama içimde derin bir dünya var. Sessizim belki ama içimde koca bir gürültü taşıyorum. Ve o gürültü, kelimelerle biraz olsun dinleniyor.