Ya öldü sandığımız duygular ölmediyse?
Yalnızca hoyrat ellerde susmayı, yanlış cümlelerde geri çekilmeyi, aceleci kalabalıklarda kendini saklamayı öğrendiyse?
Ya heyecan dediğimiz şey, sandığımız gibi çocukça bir savruluş değil de; ruhun, uzun bir uykudan sonra kendi adını hatırlamasıysa?
Peki bir gün, hiç beklenmedik bir saatte, kapıyı çalmadan girerse içeri? Ne izin ister, ne açıklama yapar. İçimizde çoktan kapanmış sandığımız perdeler kendiliğinden aralanır. Bir yerden ince bir ışık sızar. Kalp, usul usul yerini hatırlatır; insan ise en çok buna şaşırır: “Demek ki bende hala yaşayan bir yer varmış.”
Çünkü bazı karşılaşmalar, yalnızca iki insanın birbirine rastlaması değildir; insanın kendi içinde çoktan kapandı sandığı bir kapının yeniden aralanmasıdır. Dışarıdan bakıldığında birkaç cümlelik bir temas, kısa bir gülüş, belki sıradan bir yakınlık ihtimali gibi görünür. Oysa içeride, yıllardır kıpırdamayan eski bir şey yerinden oynar. Üstüne suskunluk serilmiş çekmeceler aralanır; insanın kendinden bile sakladığı heyecanlar, meraklar, küçük telaşlar gün yüzüne çıkar. Tozlu bir aynanın yüzünden ince bir buğu silinir ve insan, kendine bakarken çok uzun zamandır unuttuğu bir ifadeyi yakalar: merak.
Ne tuhaf… İnsan, bazen acının odasında yıllarca oturur da, ışığın eşiğinde çocuk gibi çekingenleşir. Kırılmayı bilir; çünkü kırılmak, defalarca yaşanınca insanın iç haritasına işlenir. Acı, tanıdık bir sokak gibidir artık; köşe başlarını bilir insan, nerede tökezleyeceğini az çok kestirir. Ama iyi gelen bir ihtimal, hiçbir haritada işaretli değildir. Ansızın belirir; kalbin kapısında, adı konmamış bir mevsim gibi. Ne bütünüyle yabancıdır ne bütünüyle tanıdık. İşte insanı asıl sarsan da budur: Bazen umut, acıdan daha hazırlıksız yakalar insanı.
Umut, geldiğinde yalnızca güzel bir duygu getirmez; insanın yıllardır özenle kurduğu savunma düzenini de bozar. Ciddiyetle örülmüş duvarların arasından ince bir sarmaşık gibi sızar içeri. “Ben artık kolay kolay etkilenmem” diye kendimize söylediğimiz o ağırbaşlı cümlelerin altını çizer, sonra usulca siler. Bir bakmışız, aklımızın hizaya sokmaya çalıştığı kalp çoktan kendi bildiği yola sapmış. Bir bakmışız, insan kendini korumak için öğrendiği bütün mesafelerin ortasında, küçücük bir ihtimale yer açarken yakalamış kendini.
Heyecan dediğimiz şey tam olarak; insanın içinde hala titreyen bir telin, doğru bir temasla yeniden ses vermesidir. Ne tamamen aklın denetimine girer ne de kalbin taşkınlığına sığar. Arada bir yerde durur. Utangaç ama ısrarlı. Kırılgan ama canlı. Sanki ruh, uzun zaman sonra kendi nabzını yoklar da, “Buradayım,” der. “Bunca suskunluğa rağmen, bunca yorulmuşluğa rağmen, hala buradayım.”
Psikolojide bazen insanın “hissetmiyorum” dediği yerde, aslında duyguların yokluğundan değil, duygulara giden yolların kapanmış olmasından söz ederiz. Ruh, her darbeyi aynı açıklıkla karşılayamaz. Fazla incindiğinde, fazla beklediğinde, fazla yanlış anlaşıldığında kendini korumaya alır. Sevinci de kısar, heyecanı da, merakı da… Sanki içeride bir bekçi vardır; kapıdan girecek her ihtimali önce tehlike sanır. Çünkü, geçmişte iyi başlayan şeylerin kötü bittiğini görmüş bir kalp için umut bile riskli bir misafirdir.
Jung’un insanın gölgesinden söz ederken işaret ettiği şey budur; bastırdığımız, yok saydığımız, kendimize bile göstermediğimiz parçalarımız uygun bir temas bulduğunda geri döner. Rilke’nin sabırla beklemeyi öğütlemesi de bu yüzden kıymetlidir; çünkü bazı duygular aceleyle sorgulanınca değil, güvenle beklenince anlam kazanır. Tanpınar’ın zamanı insanın içinde katman katman dolaştıran bakışı da buraya dokunur: Bugün hissettiğimiz bir heyecan, yalnızca bugünün duygusu değildir; geçmişte yarım kalmış meraklarımızı, eksik bırakılmış sevinçlerimizi, çocuk yanımızın unuttuğumuz telaşını da beraberinde getirir.
Bazı karşılaşmalar, psikolojik olarak bir “uyanma” halidir. İyi gelen bir temas, yalnızca güzel bir karşılaşma değildir. Kişi bir başkasına değil yalnızca, kendi duygusal kapasitesine yeniden yaklaşır. Bağlanma sistemimiz, uzun süre tehlike taradıktan sonra ilk kez merak etmeye başlar. “Kaçmalı mıyım?” sorusunun yanında sessizce başka bir soru belirir: “Kalabilir miyim?” İşte insanı asıl heyecanlandıran da çoğu zaman budur; birinin varlığı değil sadece, onun yanında kendini terk etmek zorunda kalmadan kalabilme ihtimali. Ve çok daha kıymetli bir şey sızar içeri; yeniden hissetme ihtimali.
Bu yüzden heyecanı küçümsememek gerekir. Çünkü heyecan, her zaman çocukça bir savruluş değildir; bazen uzun bir iç suskunluğun ardından gelen ilk sestir. İnsan kendini bir anda çocukça bulur, telaşlı bulur, savunmasız bulur. Belki de bütün mesele tam oradadır. Bunca zaman güçlü görünmeye çalışırken kaybettiğimiz o canlı taraf, ilk kez kendine izin istemektedir.