Sanılan overthinking, halk arasında dalıp kötü düşüncelere gitmektir. Peki bu gerçekten doğru mudur? İnsan bir an durup karanlık şeyler düşündüğünde mi overthinking yapmış olur? Yoksa gerçek overthinking, zihnin bir düşünceye uğrayıp geçmesi değil de, aynı düşüncenin etrafında dönüp dönüp kendi içine kapanması mıdır?
Çünkü bazen insan kötü düşünmez yalnızca.Bazen düşüncenin içinde kalır. Bir cümlenin içinde. Bir ihtimalin içinde. Bir “ya öyle olduysa”nın, bir “ya böyle olursa”nın içinde. Ve o sırada dışarıdan bakınca hayat devam ediyordur. Saat ilerliyordur. İnsanlar konuşuyordur. Gün akıyordur. Ama o kişinin içinde zaman, aynı yerde çakılı kalmıştır. Overthinking tam olarak budur. Düşünmek değil sadece, düşüncenin içinde sıkışmak.
Bilimsel olarak bakıldığında da mesele halk arasında sanıldığı kadar basit değildir. “Overthinking” tek başına resmi bir tanı adı olarak geçmez çoğu zaman. Akademik dil, bunu daha çok ruminasyon, endişe ve tekrarlayıcı olumsuz düşünme başlıkları altında açıklar. Yani kişi sadece fazla düşünüyor değildir; aynı olumsuz içeriğe tekrar tekrar dönüyor, oradan çıkmakta zorlanıyor ve bu süreç ruhsal yükünü hafifletmek yerine daha da artırıyordur.
Burada önemli bir ayrım var. Her düşünmek, overthinking değildir. Her derinlik, zihinsel düğüm değildir. Her hassas insan da fazla düşünüyor diye hasta değildir. Bazen insan bir meseleyi anlamak için düşünür. Bu sağlıklıdır. Bazen bir karar vermek için tartar, seçenekleri gözden geçirir. Bu da doğaldır. Ama düşünme, çözüm üretmekten çıkıp aynı yere geri dönmeye başladığında… Kişi düşüncenin efendisi olmaktan çıkıp onun esiri hâline geldiğinde… İşte orada overthinking dediğimiz döngü başlar.
Bilimsel çerçevede bunun iki sık görülen yüzü vardır. Biri geçmişe bakar. Biri geleceğe. Geçmişe bakan yüzüne ruminasyon deriz. Bu, insanın olmuş bir şeyi tekrar tekrar zihninde çevirmesidir. “Neden öyle dedim?”, “Niye susmadım?”, “Keşke gitmeseydim”, “Ben neden hep böyle yapıyorum?” gibi. Burada düşünce, bir cevap arıyor gibi görünür ama çoğu zaman cevap bulmaz. Yalnızca kişiyi aynı pişmanlığın içinde çevirir durur. Geleceğe bakan yüzüne ise endişe deriz. Bu da henüz olmamış şeylerin felaket senaryolarını zihinde prova etmektir. “Ya rezil olursam?”, “Ya yanlış anlaşılırsam?”, “Ya sevdiklerime bir şey olursa?”, “Ya kontrolü kaybedersem?” Burada da zihin kendini hazırlıyor sanır. Oysa çoğu zaman kendini yorar.
Yani overthinking, sanıldığı gibi sadece kötü şeyler düşünmek değildir. Asıl mesele, düşüncenin tekrarlayıcı, zor durdurulan, kişiyi çözüme değil çaresizliğe götüren bir döngüye dönüşmesidir. İnsan bazen gerçeği düşünmez. Korkusunun yankısını düşünür. Korkusunu yönetmeye çalışırken, onun tarafından yönetilir.
Peki overthinking, bir OKB midir?
İşte burada da çok dikkatli olmak gerekir. Hayır, her overthinking yaşayan kişi için “OKB var” denilemez. Bu hem bilimsel olarak doğru olmaz hem de insanları gereksiz yere korkutur. Ama öte yandan şunu da söylemek gerekir: Overthinking bazı durumlarda OKB’nin bir parçası olabilir. Fakat tek başına tanı koydurmaz.
OKB dediğimiz tabloda kişi genellikle istemeden gelen, rahatsız edici, yineleyici düşünceler yaşar. Bunlara obsesyon denir. Ardından bu düşüncelerin yarattığı sıkıntıyı azaltmak için birtakım davranışlara ya da zihinsel ritüellere başvurur. Kontrol etme, tekrar tekrar emin olmaya çalışma, sayı sayma, içinden belli cümleleri tekrarlama, sürekli güvence arama gibi. Yani burada mesele yalnızca çok düşünmek değildir; düşünceyle beraber bir mecburiyet hâli de vardır. Bir rahatlama çabası vardır. Bir ritüel döngüsü vardır. Bu yüzden overthinking için şunu söylemek daha doğrudur: Bazı insanlarda kaygının sesidir. Bazı insanlarda depresif düşüncenin gölgesidir. Bazı insanlarda ise takıntısal bir örüntünün parçası olabilir. Ama sırf biri çok düşünüyor diye ona doğrudan tanı yapıştırmak doğru değildir. Bunu anlamak için bazen klinik tanımlardan çok hayatın içindeki insanlara bakmak gerekir.
Bir danışanımdan bahsedeceğim size. Elif, bir arkadaş ortamında söylediği bir cümleyi üç gün boyunca aklından çıkaramıyor. O an herkes gülmüş, konu kapanmış, hayat devam etmiş. Ama Elif’in içinde kapanmamış. Eve gidince o cümleyi tekrar düşünüyor. Yatarken düşünüyor. Sabah uyanınca yine aynı cümle. “Acaba kaba mı oldum?”, “Beni yanlış mı anladılar?”, “Ben niye bunu söyledim?” Burada olan şey yalnızca düşünmek değil. Elif artık olayın kendisini değil, olayın zihninde bıraktığı yankıyı yaşıyor. Bu, ruminasyona benzeyen bir overthinking örüntüsü.
Mert’in durumu daha farklı. Henüz ortada kötü giden bir şey yok. Ama Mert’in zihni sürekli ihtimaller üretiyor. İşe geç kalırsa ne olur, patronu surat yaparsa ne anlama gelir, sevgilisi kısa cevap yazarsa ilişkileri bitiyor olabilir mi, annesi telefona geç çıkarsa ya başına kötü bir şey geldiyse? Mert’in zihni durmadan geleceği tarıyor. Sanki düşünmeyi bırakırsa hazırlıksız yakalanacak gibi. Sanki felaketi önlemenin yolu, onu saatler öncesinden zihinde yaşamaktan geçiyormuş gibi. Bu da endişe ağırlıklı bir overthinking örüntüsü.
Bir de Zeynep’in durumuna bakalım. Zeynep’in aklına istemediği bazı düşünceler geliyor. Kendisinin bile ürktüğü, “Ben nasıl böyle bir şey düşündüm?” dediği türden. Sonra bu düşünceleri kötü biri olduğunun kanıtı sanıyor. Rahatlamak için içinden belli cümleleri tekrar ediyor, kendini temize çıkarmaya çalışıyor, sürekli “Böyle biri değilim değil mi?” diye güvence arıyor. İşte burada tablo daha farklılaşıyor. Burada overthinking, takıntısal bir döngünün içinde yer alıyor olabilir. Bu nedenle profesyonel değerlendirme önemli hâle geliyor.
Görüldüğü gibi üçü de çok düşünüyor. Ama aynı şekilde değil. Aynı nedenle değil. Aynı ruhsal zeminde hiç değil. İşte bu yüzden overthinking’i küçümsemek de yanlış, hemen etiketlemek de. “Boş ver, çok kafaya takıyorsun” demek bazen yarayı hafife almaktır. “Evet, bu kesin OKB” demek de başka bir uçtur. Doğru olan, insanın nasıl düşündüğüne, ne kadar sıkıştığına, hayatının ne kadar etkilendiğine ve bu düşüncelerin hangi örüntü içinde ortaya çıktığına bakmaktır.
Peki nasıl başa çıkılır?
Önce şunu kabul ederek: Zihne gelen her düşünce, gerçek değildir. Her düşünce, mesaj da değildir. Her düşünce, kişiliğin özeti hiç değildir. Overthinking yaşayan birçok insanın en büyük yanılgısı, düşündüğü şeyi ciddiye almak zorunda hissetmesidir. Oysa zihin bazen sadece üretir. Korku üretir, senaryo üretir, ihtimal üretir, suçlama üretir. Zihnin ürettiği her şeyi mahkeme kararı gibi okumaya başladığımızda, içimizde yorucu bir duruşma başlar.
İkinci adım, düşüncenin içeriğiyle değil yapısıyla ilgilenmektir. Yani “Bu düşünce doğru mu?”dan önce bazen şunu sormak gerekir: “Ben şu an çözüm mü arıyorum, yoksa aynı yerde dönüp duruyor muyum?” Bu soru çok kıymetlidir. Çünkü overthinking çoğu zaman kendini düşünmek gibi gösterir ama aslında ilerletmez. Kişi saatlerce zihinsel emek verir, sonunda sadece daha yorgun olur.
Üçüncü olarak, belirsizlikle savaşmayı bırakmak gerekir. Overthinking’in en sevdiği şey kesinliktir. Yüzde yüz emin olmak ister. Asla hata yapmamak ister. Asla yanlış anlaşılmamak ister. Asla kaybetmemek ister. Ama hayat böyle bir yer değildir. İnsan bazen ne kadar düşünürse düşünsün, her ihtimali kontrol edemez. Bunu kabul etmek zayıflık değil; ruhsal olgunluktur.
Dördüncü olarak da, düşünceyi bastırmaya çalışmak çoğu zaman onu büyütür. Zihin, kovulan şeyi geri çağırır. Bu yüzden bazen en sağlıklı yaklaşım, düşünceyle boğuşmak değil onu fark edip geçmesine alan tanımaktır. Gelmiş olabilir. Bu, kalacağı anlamına gelmez. Aklımdan geçmiş olabilir. Bu, benim gerçeğim olduğu anlamına gelmez.
Ve son olarak…Eğer bu düşünceler günlük yaşamı bozuyorsa, ilişkileri yıpratıyorsa, uykuyu kaçırıyorsa, işlevselliği düşürüyorsa, kişiyi sürekli kaygı, suçluluk ya da zihinsel ritüeller içinde bırakıyorsa profesyonel destek almak gerekir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı nasihat değil, doğru değerlendirmedir. Bazen mesele sadece çok düşünmek değildir. Mesele, zihnin kendi etrafında düğümlenmesidir.
Sanılan overthinking, dalıp kötü düşüncelere gitmektir belki. Ama gerçek overthinking çoğu zaman daha derindir. Bir düşüncenin gelmesi değil, gitmemesidir. Bir korkunun uğraması değil, içeride yerleşmesidir. Bir ihtimalin belirmesi değil, hayatın merkezine oturmasıdır. İnsan bazen dışarıdan sessiz görünür. Ama içinde bin cümle bağırıyordur. Bazen sadece düşünüyor sanılır. Oysa o sırada, kendi zihninin içinde çıkış kapısı arıyordur.
İyileşme, her düşünceye inanmayı bırakıp zihnin açtığı her kapıdan içeri girmemeyi öğrenmekle başlar.